<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Emine Karahocagil Arslaner</title>
	<atom:link href="http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.eminearslaner.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 May 2012 19:46:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Hellenistan’ın Günah Keçisi: Kızıl Saçlı Büyücü Kadın, Katil Anne Medea</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=829</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=829#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 19:42:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=829</guid>
		<description><![CDATA[Koro: Zeus biz kadınları yüce ameller için ne kadar zayıf yaratmış olsa da, fenalık için, evet hiç olmazsa fenalık için bizden daha ehil yoktur! (Euripides, Medeia)   Çocuklar uyusun diye anlatılır masallar… Kimi masallar ise, uyuyanları uyandırsın diye uydurulmuşlardır. Egemen güçlerin hoşlarına gitmeyen detaylar masalcı dedeler tarafından bazen korku yüzünden, bazen de baskı uygulanarak sansürletilmiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D829"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p style="text-align: center;"><em><a href="http://www.eminearslaner.com/wp-content/uploads/2012/05/Anselm_Feuerbach_Medea.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-831" title="E0702 FEUERBACH 9826" src="http://www.eminearslaner.com/wp-content/uploads/2012/05/Anselm_Feuerbach_Medea.jpg" alt="" width="660" height="328" /></a></em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Koro: Zeus biz kadınları yüce ameller için ne kadar zayıf yaratmış olsa da, fenalık için, evet hiç olmazsa fenalık için bizden daha ehil yoktur! (Euripides, Medeia) </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Çocuklar uyusun diye anlatılır masallar…</p>
<p>Kimi masallar ise, uyuyanları uyandırsın diye uydurulmuşlardır.</p>
<p>Egemen güçlerin hoşlarına gitmeyen detaylar masalcı dedeler tarafından bazen korku yüzünden, bazen de baskı uygulanarak sansürletilmiş olsalar da, dikkatli dinleyici farkeder örtülen gerçekleri.</p>
<p>M.Ö 4. yüzyıl… Homer metinleri Atina’da… Bugün toplanan konsüllerde İncil nasıl çağa uyarlanıyorsa, o çağda da Hellenler Homer yazmalarına aynı şeyi yapıyorlardı. Farklı farklı metinler toplatılıyor, gözden geçiriliyor, hoşa gitmeyen yerler alelacele siliniyor veya hoşa gidecek şekilde değiştiriliyor, bir sürü metin tek bir metne indirgeniyordu.<em> </em>Biz buna kısaca “tahrif” diyoruz. <em></em></p>
<p>Çağlar değişir ama çoğu zaman zihniyetler değişmez…<em> </em></p>
<p>Hellenlerin Doğu sendromu ilk, Mikenlerin Anadolu topraklarını kolonileştirme talepleriyle çıkar karşımıza. Hikaye insanlık tarihi boyunca aynı kısır döngü etrafında döner durur. Hellenler Anadolulu olduklarını kabul etmezler. Etmezler ama çaresizdirler, zira Ege’nin karşı kıyısında bir Aşık Veyselos yok, Karacaoğlanos yok, Yunus Emros yok, Pir Sultan Abdalos hiç yok.</p>
<p>İstedikleri kadar çalsın çırpsınlar ve İsa’yı Jesus yapsınlar, filizlenip dünyaya nam salmış tek bir din de yok.</p>
<p>Hellenizm Avrupalı’nın çaresizliğinden doğan bir yalandır. Hristiyanlığın kökenine inip insanlık tarihinde kendisine bir yer edinmeye çalışsa ve onun doğduğu topraklara yönelse, Anadolu ile karşılaşacak. Onu bırakıp Roma’ya çevirse basını, Etrüskler‘e, yine Anadolu’ya çıkacak yolu.</p>
<p>Çok uğraşır, çok yorulur ve sonuçta tarihte “karanlık dönem” diye tabir edilen bir boşluk bulur. “Hellen uygarlığı” diye bir uygarlık icad ederek o boşluğa yamalar ve kültünü, misyonunu, hatta dinini bu yamanın üzerine inşaa eder.</p>
<p>Bu nankörlük, bu inkar Anadolu’yu üzer. Kültür ihanet kabul etmez. Anadolu kendisini yok kabul edene, sansürleyene, hor görene maya vermez. Hele hele bu kültür anaerkil Anadolu’yu, ataerkil Avrupa için malzeme yapmaya çalışan zorba, kaba, hoddam bir kültür olursa.</p>
<p>Anadolulu olan herkese „barbar“ adını veren Hellenlerin eğip bükerek, çalıp çırparak ortaya çıkardıkları ve özünde Anadolulu ozanların metinlerinden oluşan Homeros destanlarında „barbar“ geçmez. Niye geçmediği „barbar“ ın anlam olarak karşılığının ne olduğu ortaya çıkınca anlaşılır. Barbar, toplayıcı avcılıkla geçinen Kuzey Avrupalı indo Germen kabilelerine verilen bir isimdir. Kabile bu ismi üyelerinin sakal renklerinden alır, yani Barbarossa…</p>
<p>Homeros metinlerinde sansürlenen „barbar“, lakab olarak Euripides’in metinlerinde çıkar ortaya ve Hellenler’in kimlere „barbar“ dedikleri anlaşılır. Euripides, her ne kadar ataerkinin taarruzlarıyla eski saygınlığını kaybeden Anadolu kadınının sessiz isyanı olmaya çalışsa da, yer yer yerleşik tahakkümden payını alır. Euripides’de anlatılan hikayelerin bir kısmı, kimi Anadolu mitoslarında görünen farklı varyantlarda aslını haykırır. Bütün bu ikrar ve itiraflarda, ataerkinin nasıl uygar Batı medeniyetinin kodlarına işlendiğini anlarız. Medea mitosu bunlardan yalnızca birisidir.</p>
<p>Yazının başında „bazı masallar milletler uyansın diye anlatılırlar“ demiştik. Uyanmak için, uyanmaya hazır zihin, güçlü idrak, sorgulayan akıl gerekiyor. Uykulu ve uysal bir ruh haliyle dinlenilen hiçbir hikaye uyandırmaz. İşte bu yüzden mitolojiyle ve sanat tarihiyle ilgilenen yazarlarımız tarafından çevrilen, yorumlanan, tiyatrolarımızda oynatılan Medea mitosu Anadolulu bir algıyla ele alınamamış, Batılı yorumcuların perspektifleri ve estetik zevkleriyle Türk okuyucusuna servis edilmiştir.</p>
<p>Neyse ki Batılı feministler veya kadın yazarlar, kadınları ilgilendiren mevzuları rikkatle inceleme hassasiyetini haizler. Bu hassasiyet Hellenlerin kadın aleyhtarı birçok entrikasının su yüzüne çıkmasını sağlıyor. Anadolulu aydınlar da benzer bir refleksle Hellenlerin Anadolu aleyhtarı entrikalarına büyüteçlerini yaklaştırma cüretini gösterebilselerdi, Anadoluyla birlikte Asya ülkelerinde ve İslam topraklarında; emperyalizm, kapitalizm ve maşizm bu kadar büyük bir güç kazanamayabilirdi. Zira bütün bu İzm’lerin babası Hellenizm’dir…</p>
<p>Mevzuya daha yakından bakalım ve Medea mitosunun ne olduğunu anlamaya çalışalım.</p>
<p>Thessalia’nın İolkos şehrinin kralı olan Pelias hile ve hurda ile kardeşi Aison’un hakkını gasbederek oturduğu tahtı kaybetmemek için, Aison’un oğlu olan Jason’u Kolhis’den altın yapağıyı alıp getirmek üzere gönderir. Jason Argo isimli bir gemi yaptırır ve yola çıkar. Kendisine eşlik edecek yol arkadaşlarına da, geminin adından mülhem, „Arganautlar“ adı verilir. Altın yapağının peşine düşen maceracılar önce Lemnos’a, ardından; Çanakkale, Rumeli, Ereğli, Sinop, Yason Burnu, Trabzon’a uğrayıp, Phasis ırmağını takip eder ve nihayet Kolkhis’e, Batı kaynaklarına göre Phasis şehrine, Gürcü kaynaklarına göre ise Aia’ya gelirler. Euripides’de yapılan abartılı Kolkhis tasvirlerinin ışığında, Kafkas dağlarının eteklerindeki bu zengin, bereketli ve büyüleyici Anadolu şehirlerinin Yunanlılar‘ın başını nasıl döndürdüğü anlaşılır. Kolkhis kralı Aietes, ülkesini koruduğuna inanılan Altın yapağının peşine düşmüş bu küstah meczupları başından def etmek için türlü çarelere başvurur ancak hiçbiri ise yaramaz. Son çare olarak Altın yapağı karşılığında Jason’dan; ağzından alevler çıkaran boğalarla vahşi arazileri sürmek, o arazilerden üreyecek devleri ve ejderhaları öldürmek gibi olmayacak görevler talep eder. Bu sınavları veremeyeceğini anlayan Jason, kralın kızı olan Medea’dan yardım ister. Abayı çoktan Jason’a yakmış olan Medea bütün maharetini kullanır ve Jason’un bütün ağır sınavlardan geçmesini sağlar. Altın yapağı’yı da çalan çılgın aşık, yanına erkek kardeşini de alarak soluğu Argo gemisinde Jason’un yanında alır. Kızının altın yapağıyla birlikte, düşman gemisinde enginlere açıldığını anlayan kral, Arganoutlar‘ın peşine düşer. Heredot’a göre aşk Medea’nın aklını başından almıştır ve yolda kardeşini doğrayıp sulara atarak babasını oyalamaya çalışır. Evladının parçalarını aramaya başlayan acılı baba geminin izini kaybeder. Euripides ise erkek kardeşe ne olduğunu anlatmaz.</p>
<p>Hikayenin bundan sonrası daha ilginçtir. İolkos’a dönen aşıklar altın yapağıyı krala teslim ederler ancak hırslı kral sözünde durmaz. Medea bu, bir yolunu bulur ve kralı kızlarına öldürtür. Yıllar geçer ve Medea’dan iki çocuğu olan Jason, Pelias’ın oğlunun saldırılarına karşı koyamaz ve tahtı kaybedip Korinthos’a çekilir. Güç, kudret, servet tutkusu peşini bırakmaz ve çok geçmeden Korinthos kralının kızıyla işi pişirir. Medea, „Kralın kızıyla evleneceğim, fena mı? Çocuklarımız asilzade olacak“ gibi ucuz ve küçük düşürücü ifadelerle kendisini savunabilecek kadar zeka ve ahlak seviyesi düşük bir adam için yaptığı fedakarlıklardan dolayı duyduğu pişmanlığa mı, işlediği cinayetlerden dolayı duyduğu vicdan azabına mı yansın? Kocasının yeni eşini zehirler. Ardından, çocuklarını ikna kozu olarak kullanmaya kalkışan kocasını da çocuklarını boğazlayarak cezalandırır. Tarihe katil anne olarak geçen Medea’nın Euripides yorumu böyledir.</p>
<p>Ancak, Medea mitosunun Euripides’den daha eski varyantlarında çok ciddi farklar var. Bütün bu farklı yorumları bir araya getirip mitosu yeniden okuyan Alman yazar Christa Wolf „Medea, Sesler“ romanında Medea’nın çağdaş bir yorumunu sunar<em>. </em></p>
<p><em>„Bana göre Medea „Doğu’dan gelen bir barbar“ dı. Yalnızca Euripides’den tanıdığımız, bilinen metinlerden hareketle böyle düşünüyordum. Daha eski tarihlere dayanan yazılı kaynakları araştırdığımda ve antik dünyadaki kadın profiline tam anlamıyla vakıf olduğumda, Medea’nın katil anne olamayacağına kanaat getirdim“ </em></p>
<p>sözleriyle araştırma sürecinde yaşadığı şoku anlatan yazar için Medea, anaerkiden ataerkiye geçilen antik dönemde Yunanistan’daki bir takım gizli sırlara ulaşan, ülkedeki genel yargıları sarsan ve kalıcı bir zafer kazanmasından endişe edildiği için sınır dışı edilmek istenen bir kadın kahramandır. Jason’a aşık olduğu için değil, babasının tahta varis olduğu için öldürttüğü erkek kardeşinin acısına dayanamadığı ve sistemi protesto etmek istediği için altın postu çalarak Yunanistan’a kaçmıştır. Erkek kardeşini öldüren Medea değil, sistem, yani kraldır. Yunanistan için fazla bilgili, fazla rahat bir kadın olmasının yanısıra bir de “barbar”, yani yabancıdır. Sahip olduğu bilgileri kullanarak, gelin geldiği ülkede kendisini kabul ettirebileceğini sanan bahtsız kadın, iyileştirdiği her hasta, topluma sağladığı her fayda ile birlikte biraz daha şöhret yapar ve göze batar. Korinth kralının tahtını bir kadına bırakmamak için kızını öldürttüğünü öğrenmesi ise hikayedeki asıl kötü sonu hazırlar. Bu sırrı etrafa yaymasından korkan kral Medea’ya iftira atarak, onu kızının katili olmakla suçlar. Korinthliler’i Medea’nın büyücü olduğuna, ülkedeki kuraklık ve salgın hastalıklardan sorumlu olduğuna inandırarak kışkırtmak da zor olmaz, haddizatında o bir “barbar” dır. Günah keçisi ilan edilen anarşist ve bilge kadın aynı zamanda annedir ve vahşi Hellen ruhu bir anneye verilebilecek en güzel cezanın çocuklarını öldürmek olduğuna karar verir. Çocuklar taşlanarak öldürüldükten sonra duyulabilecek muhtemel bir pişmanlığa engel olmak için de asırlara meydan okuyacak yalanlar üretilir ve Medea çocuklarının katili ilan edilir.</p>
<p>Her ne kadar Wolf da diğer bütün Batılı yazarlar gibi meselenin Anadolu ve Avrupa ekseninde tartışılmasına çok yanaşmasa da, satır aralarından şunu okumak mümkündür; Medea tıpkı Amazon kraliçesi Penthesileia gibi ataerkinin damarına basan bir anarkofeministti. Matriyarkal bir toplumdan (Anadolu), patriyarkal bir topluma (Avrupa) gelin gitmişti. İnsanlık tarihinin ilk kadın amirallerinin (Artemis I, Artemis II), ilk kadın ozanlarının (Sappho) yetişdiği bir uygarlıktan, kadının sokağa çıkamadığı bir dünyaya gelmiş, tıpkı Atina’da felsefi toplantılara katılan ilk kadın olan Anadolulu, yani Miletoslu Aspasia gibi ataerkil tabularla, kadın düşmanı yargılarla mücadele etmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Medea’ya duyulan nefretin asırlara meydan okumasının ve Batılı’nın bilinç altında varlığını hala devam ettiriyor olmasının ise izahı güçtür. Medea tıpkı Odysseia’da adı geçen teyzesi Kirke gibi kızıl saçlı, büyücü, yani simyager ve şifacıdır. Bugün Batılı akıl hala tarif edilen kadın tipini „Cadı“ diye anarak lanetler.</p>
<p><strong>Medea öyle bir mitosdur ki, verdiği mesaj asırlar sonra dahi tazeliğini korur. Bunun ne olduğunu anlamak için yıllardır AB kapısından içeri girmeyi uman Türkiye’nin durumuna bakmak yeterlidir. Medea </strong><strong>karşılıksız aşkının, yani </strong><strong>Batı’nın peşinden koşan, hazinelerini ona peşkeş çekerek sevgisini, vefasını kazanmayı arzulayan ama her seferinde yeniden hüsrana uğrayan Anadolu’dur. </strong></p>
<p>Yazıyı Euripides’den Korinth kralı Kreon ile Medea arasında geçen çarpıcı bir diyalogla noktalayalım:</p>
<p><strong>Medea:</strong> Kreon bütün felaketime rağmen beni neden kovuyorsun?</p>
<p><strong>Kreon</strong>: Açık konuşmam gerekirse senden korktuğum için. (…) Senin karanlık ilimlerdeki ustalığını bilirim.</p>
<p><strong>Medea:</strong> (..) Aklı başında olan hiç kimse çocuğunu sıradan insanlardan daha üstün bir şekilde yetiştirmesin. Cahillere yeni bir bilgi mi getiriyorsun? Senin bir alim değil, boş ve kimseye faydası olmayan biri olduğuna inanmak isterler. Çok zeki dedikleri adamlardan daha üstün olduğunu düşünseler bile işe yaramaz, onların gözünde bir sorun olmaktan öteye gidemezsin. Benim de talihim böyle oldu. Bazıları fazla zeki olduğumu düşünüp kıskandı. (…)</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=829</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Müzmin Avrupalı Kibir ve Narsist Devlet Adamlarımız</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=825</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=825#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 May 2012 14:00:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=825</guid>
		<description><![CDATA[Dağ başında, çınar kovuğunda oturan ak sakallı yörüğe, &#8220;Sultan ne yapar?“ diye sormuşlar. -&#8221;Ne yapacak, tahta kurulur; sabahtan akşama dek pekmez içer!&#8221; demiş. (Halikarnas Balıkçısı) İnsanlık tarihinin ilk ehli keyf sultanları Helenli patriyarkal Tanrılardır. Helen işgalinden önce Anadolu kültünde Tanrı yoktur, Tanrıça vardır. Ve o Tanrıça figürü her daim bebeklerini doyuran emekdar bir anadır. Yarı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D825"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><em>Dağ başında, çınar kovuğunda oturan ak sakallı yörüğe, &#8220;Sultan ne yapar?“ diye sormuşlar.<br />
-&#8221;Ne yapacak, tahta kurulur; sabahtan akşama dek pekmez içer!&#8221; demiş. (Halikarnas Balıkçısı)</em></p>
<p>İnsanlık tarihinin ilk ehli keyf sultanları Helenli patriyarkal Tanrılardır. Helen işgalinden önce Anadolu kültünde Tanrı yoktur, Tanrıça vardır. Ve o Tanrıça figürü her daim bebeklerini doyuran emekdar bir anadır. Yarı çıplak entarisiyle güzellik yarışmasında erkek tanrılara kalçalarını beğendirmek için kıvranırken göremezsiniz onu. Sarı kızdır Anadolu Tanrıçası, yani kovandaki  ana arı… Fedakar, cefakar ama hepsinden önemlisi: emekdar…</p>
<p>&#8220;Bir cins koyun vardır, çıkar dağılır,</p>
<p>Gökte gider, yeryüzünde yayılır,</p>
<p>Yazın kuzular, güz mevsimi sağılır,</p>
<p>Sarı kız isminde piri bildin mi?“</p>
<p>Veya:</p>
<p>&#8220;Bir cins koyun vardır -ki onun adı arıdır-</p>
<p>Gökte gider, yeryüzünde yayılır,</p>
<p>Yazın bal yapar, güzün de bal verir,</p>
<p>Sarı kız pirdir; nurdur, vardır, sırdır.“</p>
<p>(Naki Dede)</p>
<p>Bilmem ki bu küçük bilgi kırıntısı Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılarda sık sık karşılaşılan arı sembolünün ne anlama geldiğini kavrayabilmemize yardımcı olur mu? Biz küçük bilgi kırıntısı diyip geçiyoruz ancak Anadolu’da  arı sembolünü ve anlamını anlatan çok sayıda belgesele youtube’den ulaşabilir ve istifade edebilirsiniz… Tabi Almanca biliyorsanız.. . Bırakın arıyı, sadece Hititleri anlatan eli yüzü düzgün tek bir belgesel çeviremedi bizim entelektüel sinemacılarımız. Dahası, Anadolu’nun evlatları geçmişlerinden utandıkları için yaşadıkları topraklarda kullanılan bu sembolleri „nasıl unuttururuz?“ un derdindeler. <strong>(<a href="http://www.adilmedya.com/yilanli-sembolu-hilal-yapinca-h29895.haber">bknz. bir önceki yazı</a>)</strong></p>
<p>Küçük Asya’ya  perderşahilik Hititlerle birlikte ilk adımını atmıştı ancak o da büyük oranda bu toprakların  o tuhaf gizemine yenik düşüp anaerkilleşmişti. Bu öyle bir büyüdür ki, hangi niyetle gelirseniz gelin, Mezopotamya’nın eşiğinden adımınızı atar atmaz hızla içine çeker sizi. Bavulunuzda getirdiğiniz kültürü kullanmaya ya üşenir ya da ihtiyaç duymazsınız. Hititler de, daha sonraki uygarlıklar da Anadolu’ya gelince  Anadolulu oldular. Bu yüzden <strong>Helen talanına kadar bu coğrafyada kurulan uygarlıklarda &#8220;Tanrı’nın hizmetçisi“ olan kral veya kraliçe argumanı ağır basar, &#8220;Tanrı kral“ değil…</strong></p>
<p>Yazıları takip eden kimi okurlar bu satırların yazarını medeniyet düşmanlığı yapmakla suçladılar. Onlara göre Miken, Akha  işgalini; yakıp yıkıp talan ettikten sonra çalıp çırptıkları kültürü tahrif ederek oluşturdukları yapının  adına „Hellenizm“ adını verdiklerini ve bu hegemonyanın  üzerine dinlerini, Hıristiyanlığı inşaa ettiklerini söylemek medeniyet düşmanlığı yapmaktı.</p>
<p>Hiç şüphesiz atalete düşen her medeniyet; atak, dinamik  ve serazat bir başka medeniyet tarafından işgal edilmeye mahkumdur. Bu kural insanlığın değiştirilemez, mutlak ilkesidir. Burada sorun Miken işgali değildir. Sorun, işgalden sonra takınılan inkarcı, kibirli, kıskanç ve mütecaviz  tavırdır. Sorun, kendinden olmayanı yok sayan veya var olan her güzelliği kendisine mal ederek asıl sahibini unutturan, hatta daha ileri giderek insanlığın ortak birikimi olan kültürel mirası kendi menfaatleri doğrultusunda tanzim (aslında tahrif) eden Avrupalı egodur.  Anadolu’yu sahiplenen tüm uygarlıklar onun normlarını, kültürel kodlarını ve zenginliklerini içselleştirmiş, değerlendirmiş, teslim etmiş ve onu daha ileriye taşımışlardır. Helenler hariç…</p>
<p>Bu satırların yazarı herhangi bir kültürün düşmanlığını yapmıyor. Bilakis, asırlardır devam eden  ama kurnaz manevralarla ört bas edilen bir kültür düşmanlığını dikkatlere sunmaya çalışıyor.</p>
<p>Konunun üzerinde bu kadar sık durulmasının bir diğer nedeni de adı geçen „ego“nun hala aynı hırsla dünya üzerindeki modernist, kapitalist ve ataerkil sultasını daim kılmak için her türlü entrikaya  başvurmasıdır. İnternet üzerinde herhangi bir tartışma forumuna girdiğinizde „müslümanlar arasından niye bir tane bilim adamı çıkmamış, çıkmıyor?“ sorusunu soran çok sayıda batılı helenist akılla temas edebilirsiniz. Bu insanlar dünya üzerinde var olan her gelişmenin kendi emeklerinin ürünü olduğuna bütün kalpleri ve olmayan akıllarıyla inan(dırıl)mışlardır.</p>
<p><strong>Biz buna Avrupalı kibir diyoruz…</strong></p>
<p>Bu kibir Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yakıştıramayan kibirdir. Bu kibir emperyalizmin arka planındaki itici güç ve ivmedir.</p>
<p>Truva savaşından sonra tarihin ilk soykırımını Mikenler  gerçekleştirmiş; kadın, çocuk, ihtiyar demeden karşılarına çıkan herkesi doğramaktan  yorgun düşünce şehri ateşe vermişlerdi. Batılı emperyalist iştah, tarihin hiçbir döneminde  kana doymadı. 1000 yılına doğru tamamen Hıristiyan olan Batı, Doğu halklarını bu sefer dinleri referans alarak horlamaya başladı.  Tarihin ilk faşist sloganı olan ‘Batılı Batılıdır. Doğulu da doğuludur. Bunların ikisi birleşemez’ sözü Papa Urban II.’e aittir. Ne gariptir ki hor gördükleri bu halkların çoğunluğu  indo-Avrupasaldılar. 1095’de talan şehveti  kabaran Avrupa, Papa Urban’ın verdiği çoşkuyla Doğu’ya doğru sefere çıktı. Yollarına çıkan bütün Yahudiler’i kesip biçtiler. Bu kanlı seferleri haçlı savaşları takip etti. Kudüs’e dayandılar, Şehrin sokaklarından kan oluk oluk aktı.</p>
<p>Kurnaz Batı kadim talan alışkanlığını hep yakışıklı isimler bularak masumlaştırdı ( “terörizmle mücadele” diyerek Irak’ı kan gölüne çevirenleri hatırlayın). “Deniz ticareti” dedi örneğin. Papa III. İnnocent’in haçlılarının Bizans’ta ne işleri vardı? Çünkü bu savaşlar aslında din değil, emperyalist katliamlardı ve asıl amaç talandı. Bizans’ın zenginliği iştahlarını kabartıyordu. Ayasofya at ve eşek pisliklerine gömülmüştü. Talanı taşımak için beygire ihtiyaç vardı.</p>
<p><strong>Şiddet’e kahramanlık kılıfı giydiren ve insan aklını şiddete kurban edenler de  barbar(!) doğulular değil, Hıristiyan Avrupalılardır.</strong></p>
<p>“Kordon” denilince akla bebeğin boynuna doğumda dolanan ilk engel gelir. Akılla ve sabırla çözülmesi gerekir. Oysa Helen Gordion’un düğümünü  Büyük İskender’e bir kılıç darbesiyle çözdürür ve bunun adına kahramanlık diyerek zorbalığı ayakta alkışlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hikaye çok vurucudur…</p>
<p>Frigya’nın kralı yoksul bir Anadolu köylüsü olan Midas’ın babası Gordios’dur. Gordios şehre girerken kullandığı öküz arabasını Frig tanrısına adar ve onu tapınağa ancak akılla çözülebilecek gizemli bir düğümle bağlar. İskender’in aklı düğümü çözmeye yetmez ve kılıcını çekip ortadan ikiye böler.</p>
<p>Aklın kaba şiddete nasıl yenildiğini anlatan daha veciz bir hikaye yoktur.</p>
<p>Peki bu kadar kanlı bir tarihi olan; emperyalizm, faşizm ve kapitalizm gibi insan düşmanı üç kanserli hücrenin gözlerini açtığı, serpilip palazlandığı çoğrafya nasıl oluyor da insanlığın karşısına insan haklarının doğduğu, adaletin filizlendiği ve uygarlığın şekillendiği bir belde olarak çıkabiliyor?</p>
<p>Tabiki entrikacı aklı ve hırsla beslenmiş devasa kibri sayesinde…</p>
<p>Müsteşriklerin,  seyyahların, hatta devlet bütçesiyle araştırmalar yapan batılı arkeologların kitaplarında sık sık karşımıza çıkan batılı kibir bakterisi son derece bulaşıcıdır. Küresel güç sadece çalıntı kültürünü, eklektik medeniyetini değil, hastalıklı şuur altını da adım attığı her karış toprağa beraberinde taşır.</p>
<p>Köklerini tanımadığı veya Batı tarafından aklına doğru biteviye üflenen aşağılık kompleksine karşı duramadığı için alternatif bir medeniyet veya mentalite tahayyül edemeyen müslümanlarda da bu hastalığın semptomlarına rastlarız. <strong>Tarihini Osmanlı ile sınırlayıp, ona da eleştirel bir akıl yerine metafizik bir hayranlıkla yaklaşanların, halkına “kullarım” diye seslenen Osmanlı padişahındaki Helen kibrini farketmesini beklemek ne kadar mantıklı olur? </strong>Tam bir helenli, yani batılı gibi düşünen, hareket eden, oturup kalkan zihniyetin, irfanını Batı karşısında konumlandırması ve “Batı taklitçiliği” hakkında atıp tutması da ne garip bir tenakuzdur.</p>
<p>Gelin yine insanlığın biliç altının dehlizlerinde gezinelim ve bir mitolojik hikayeyle konuyu vuzuha kavuşturmaya çalışalım.</p>
<p>Tanrı yaratandır. Bu kural tüm dünya dinlerinin müşterek kabulüdür. Helen Tanrıları ise kendilerinden önceki tanrıları kovalayıp tahtlarına oturan ve Olemp’in zirvelerinde Tanrı içeceği olan nektarı pasa içip devrilip yatmak dışında pek birşey yapmayan ehli keyf mahluklardır. Yaratma işiyle uğraşmazlar çünkü onlar dünyayı yaratılmış bulan tanrılardır. Yakından bakıldığında hepsinin aslında zorba birer kral olduğunu farkederiz ama bu konuya girmeyelim…</p>
<p>Bu göbekli, görkemli ve kibirli zamparaların arasıra canları sıkılır ve heyecan ararlar. İnsan kılığına girip insanların arasına karışırlar. Nedense hep ya yoksul bir Anadolu dilberine musallat olurlar ya da yine yoksul (halk zaten hep yoksuldur, malum) bir Anadolu köylüsünün dibinde biterler.</p>
<p>Zeus  yine böyle hormonlarının hareketlendiği günlerden birgün, baş danışmanı Hermes’i çağırır ve ‘hadi biraz eğlenelim’ der. Kol kola girip Firigya topraklarına inerler. ‘Tanrı misafiriyiz. Yok mu bize kapısını açan’ deyu kapı kapı dolanırlar. Halk yoksul, perişan. Kimsenin misafir ağırlayacak ne mecali ne de ekmeği var. Ama Zeus bu, halden ne anlar… Kaşlarını çatıp, dişlerini sıkarak son kapıyı tıklatır. Philemon ve Baukis ismindeki  altın kalpli yaşlı çift Tanrı misafirlerini geri çevirmezler ve onları fukara evlerinin baş köşesine oturturlar. Evlerindeki son dilimi yedirir, son damla şurubu içirir, kaba saba ayaklarını yıkar paklar ve kenara çekilirler. Zeus ve Hermes’in kibirli ruhları çoşar ve yüzleri güler. Yaşlı çifti yanlarına alıp yüksek bir dağa çıkarlar ve şimşeklerini çaktırıp bütün köyü sular altında bırakırlar. Siz misiniz çocuğunuzun elindeki kırıntıyı çekip  yüce Zeus’a ikram etmeyen!</p>
<p>Anadolulu, yani insani  izler barındıran ve Anadolu kökenli olduğu açık olan bu hikayedeki Helen tahrifatı hikayenin sonunda karşımıza çıkar. Onu ağırlamayan insanları ölümle cezalandıran tuzu kuru Helen Tanrısı…</p>
<p><strong>Yoksulluğu meşrulaştıran bu zihin yapısı ve ilkel ahlak anlayışı eskimemiştir. Bu bilinç altına göre,  güç ve kudret sahibinin kibirli ruhunu okşamak için yoksulluk muhafaza edilmelidir.</strong> Bu yüzden kimi yoksulların evlerini ziyaret eden, onlarla oturup kalkan devlet adamlarımız soru işaretleri yerine takdirle karşılanırlar. Oysa devlet adamının birinci vazifesi ülkedeki yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Bir devlet adamının bir yoksul evine veya yoksul bir köye yaptığı ziyaret yüksek ahlak anlayışına göre trajik bir itiraf, başarısızlığı ilan eden hazin bir tablodur. Bu devlet adamı yoksul köylüyü üstten bakan bir dille selamlıyor ve üstüne bir de ona takla attırmaya kalkışıyorsa durum daha da vahim demektir.</p>
<p>Zeus bile daha insaflı, daha mütevaziydi. En azından Philemon ve Baukis’e soytarı muamelesi yapmamıştı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.adilmedya.com/muzmin-avrupali-kibir-ve-narsist-devlet-adamlarimiz-h30579.haber">http://www.adilmedya.com/muzmin-avrupali-kibir-ve-narsist-devlet-adamlarimiz-h30579.haber</a></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=825</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Kibele&#8217;nin Yurdu Anadolu&#8217; kitapçılarda</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=819</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=819#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Apr 2012 21:10:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=819</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Sevgili okurlar, kadın konulu yazı ve makalelerden oluşan ilk kitabım &#8216;Kibele&#8217;nin Yurdu Anadolu&#8217; inşa yayınları tarafından basılarak istifadelerinize sunuldu. İlginizi esirgemeyeceğinizi umut ediyorum :) http://insayayinlari.com/index.php?route=product/product&#38;path=62&#38;product_id=64]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D819"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.eminearslaner.com/wp-content/uploads/2012/04/kibelenin-yurdu-anadolu-kapak-on-250-250x370.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-820" title="kibelenin-yurdu-anadolu-kapak-on-250-250x370" src="http://www.eminearslaner.com/wp-content/uploads/2012/04/kibelenin-yurdu-anadolu-kapak-on-250-250x370.jpg" alt="" width="250" height="370" /></a></p>
<p>Sevgili okurlar,</p>
<p>kadın konulu yazı ve makalelerden oluşan ilk kitabım &#8216;Kibele&#8217;nin Yurdu Anadolu&#8217; inşa yayınları tarafından basılarak istifadelerinize sunuldu. İlginizi esirgemeyeceğinizi umut ediyorum :)</p>
<p><a href="http://insayayinlari.com/index.php?route=product/product&amp;path=62&amp;product_id=64">http://insayayinlari.com/index.php?route=product/product&amp;path=62&amp;product_id=64</a></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=819</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yılanlı Sembolü Hilal Yapınca Daha Müslüman Olacaklarını Sananlara</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=768</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=768#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2012 22:01:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=768</guid>
		<description><![CDATA[  Sağlık Bakanlığı’nın yeni sembolü olan hilal ve yıldızın ne anlama geldiğini burada anlatmayalım; mesela Hilal’in ay tanrıçası Selene’nin sembolü olduğunu, ay takviminin anaerkinin takvimi olduğunu ve ayın, anaerkiyi sembolize ettiğini; benzer şekilde yıldızın da Kibele ve Artemis’in sembolü olduğunu, Sümer mitolojisinde yine bir tanrıça olarak, yani İştar (Star) olarak boy gösterdiğini söylemeyelim ki, mazallah tutar bayrağımızı da değiştirirler.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D768"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><strong>     </strong><em>Bir dem cehalette kalır, hiç nesneyi bilmez olur</em></p>
<p align="right"><em>Bir dem dalar hikmetlere, Calinus-ü Lokman olur</em></p>
<p align="right"><strong>Yunus Emre</strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>Kimdir Yunus Emre’nin satırlarına sızan Calinus? Verilen cevabı duyar gibiyim: <strong>“<em>Yunus Emre’yi ne kadar tanıyoruz ki Calinus’u tanıyalım?&#8230;</em>”</strong></p>
<p><strong>                </strong> Yunus Emre’nin şiirinde değil de, herhangi bir modern şairin şiirinde karşılaşsaydık,  isminin sonundaki <em>‘us’</em> takısının çağrıştırdığı o malum saplantıdan mütevellit‚ <em>“kesin Yunanlı bir filozof”</em> damgasını vurur, şairi de Yunan sevdalısı ilan eder ve bir daha okumama kararı alabilirdik, değil mi? Ama bu ismi kullanan Yunus Emre olunca, Yunus Emre’yi Anadolu ozanlığı sıfatından ziyade, müslüman bir derviş olarak algılayıp benimsediğimiz için biraz üzerinde düşünebilirdik. Hele de bu isim Risale-i Nur’da zikredilip, bir divan şairinin şiirinde de karşımıza çıkıyorsa:<strong></strong></p>
<p align="right"><em>“Çeş-ı bimarındadır derman sana e mürde can</em></p>
<p align="right"><em>Kanda cellad-ı ecel üstad-ı Calinus olur”*</em></p>
<p align="right"><strong>Divan Şairi Fehim</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Peki kimdir Calinus?</strong></p>
<p>Cladius Galenus, M.S 129 veya 131 yıllarında Bergama’da doğmuş, deneysel fizyolojinin kurucusu, antik dönemin en ünlü hekimlerinden biri… Biyografilerde böyle geçer ama nedense onun  en önemli özelliği üzerinde pek durulmaz. Zira modern tıbbın önde gelen ilkesi olarak yerleşen ve Hipokrat’a ait olduğu ileri sürülen <strong><em>“temel düşünce insanlığa hizmettir; hekim yalnız dostu değil düşmanı iyileştirmek için de elinden geleni yapmakla yükümlüdür”</em></strong> kuralının Calinus&#8217;a ait olduğunun bilinmesi erk’in işine gelmez. Onun yerine, yüksek ahlakı içeren ve faşizmi reddeden hekimlik kuralları;  İran Kisrâsı I. Erdeşîr tarafından bir veba salgınından dolayı İran’a çağrılan, fakat “<strong><em>Ülkemin düşmanlarına değil kendi yurttaşlarıma bakmak zorundayım”</em></strong> diyerek teklifi geri çeviren Hipokrat’a aitmiş gibi sunulur. Bizim doktorlarımız da asırlardır Hipokrat’ın yeminini eder, Anadolulu hekim Calinus’u da Yunanlı hekim olarak bilirler.</p>
<p>Bütün bunlar az çok incelendiği zaman Sağlık Bakanlığı’nın niçin sarmal yılan sembolünü değiştirip hilal ve yıldıza çevirdiği daha net anlaşılır.</p>
<p>Sarmal yılan neo-osmanlıcı kafaya göre bir Yunan sembolüdür. Neo-osmanlı diyoruz ama şöyle bir dönüp Osmanlı tarihine baktığımız zaman Osmanlı’da da sarmal yılanın tıbbın sembolü olarak kabul edildiğini, Türkiye&#8217;de yılanlı asanın ilk defa 1836 yılında resmen kullanılmaya başlandığını, Sultan II. Mahmud&#8217;un Mekteb-i Tıbbiye talebelerinin yakalarına yılanlı asa işlenmesi için ferman çıkardığını görüyoruz. Yüksek ihtimalle Sultan II. Mahmud, şimdiki yönetici erkanımızdan farklı olarak yılanlı asanın mitolojideki sahibi Asklepios’un hikayesini doğru biliyor, Helen tahrifatını iyi analiz ediyordu.</p>
<p>Nitekim çok tekrarlanan malum yanlışın aksine Asklepios da Yunan değil, bir Anadolu tanrısıdır.</p>
<p>Mitolojinin inceliklerinde yatar en sarsıcı gerçekler. Yılanlı asanın sahibi, sağlık tanrısı Asklepios’un hikayesine bakalım:</p>
<p>Asklepios yine bir Anadolu tanrısı olan Apollon’un oğludur. Annesi Teselya kralı Peleus’un kızı Koronis’tir. Bu mitosta da tıpkı iftira atılarak mitolojiye katil anne olarak geçirilen Anadolulu Medea’nın  hikayesinde olduğu gibi, başarılarından dolayı kıskanılan bir başka Anadolulu’nun makus kaderini izlemek mümkündür.</p>
<p>Asklepios tıpta o kadar ileri gider ki ebedi hayat iksirini bulur ve ölüleri diriltmeye başlar. Bu durum haset tanrısı Zeus’u çılgına çevirir ve yıldırımlarını göndererek Asklepios’u öldürür. Söylenceye göre Zeus’un hışmına maruz kaldığı sırada Asklepios’un yanından ayırmadığı asası da onunla birlikte yere düşer ve elindeki ölümsüzlük iksirinin yazılı olduğu reçete yağmur sularına karışarak bir yılana dönüşüp asasına dolanır. -<em>Yılan ve asa çifti öyle birbirine kenetlenir ki, tevhid dinlerinde de yerini alır ve Hz. Musa’nın mucizelerinden birinde karşımıza çıkar. Hz. Musa ilahi mesajı almak istemeyen ve inanmak için mucize bekleyen inkarcıları asasını yılana çevirerek utandırır-</em> Ölümünden sonra tanrılaştırılan ünlü hekimin kültü Epidavros’tan Bergama’ya taşınır. Burada onun adına bir hastane ve tapınak yapılır. Anlaşıldığı kadari ile Asklepios başarılı bir hekimdi ancak Anadoluluydu ve Helenler tarafından tolere edilemeyerek öldürüldü.</p>
<p>Yılanlı asa, Asklepiosla birlikte bir sağlık ve mutluluk sembolü olarak insanlık tarihine girmemiştir aslında. Belkide yılanlı sembolü değiştirme arzusunun altında Anadolu’nun kadim kültürü olan ‘anaerki’ye duyulan antipati gizlidir. Nitekim, Anadolu’dan başlamak üzere tüm dünyaya yayılan yılan totemi hep tanrıçalarla yanyana resmedilir. Niğde/Bahçeli yöresindeki kazılarda bulunan yılan ve beraberindeki tanrı ve ana tanrıça işlemeli vazolar, yılan toteminin geç neolitik çağa kadar uzandığını gösterir.</p>
<p>Anadolu mitolojisinde kartal göklerin, yılan yerlerin yaratıcısı konumundadır. Yılan toprakla, toprak da ana tanrıçayla birleştirilir. Yılan toprağın derinliklerini tanıyan bir canlı olarak hangi bitkinin şifalı, hangisinin de zehirli olduğunu bilen bilge bir hayvandır. Su başlarında dinlenen ve sık sık gömlek değiştiren gizemli yaratık bu tarafıyla da ebedi yaşamın, gençliğin simgesidir. Yılan, bilge ve deri değiştirebilen, yani kendini yenileyen, sürekli genç kalabilen bir varlıktır. Toprağın derinlerinde yaşamak, toprağın derinlerine gönderilen ölülerin de ruhlarıyla ilişki kurabilmek demekti. Eskiçağ insanları bu yüzden yılanın, atalarının ruhlarıyla bağlantıda olduğuna, kimi zaman ruhların yılan kılığına girerek kendilerini ziyarete geldiklerine inanırlardı. Bütün bu vasıflarından dolayı yılan toprak ananın, dolayısı ile tanrıçaların koruyucusu  ve en yakın danışmanı olmuştur.</p>
<p>Hikaye aşağı yukarı hep aynı mantıkla işlenir.</p>
<p>Tanrıçaların yılanları vardır. Zeus tanrıçaların yılanlarını tek tek ele geçirir.</p>
<p>Burada sembollerle anlatılan süreç anaerkiden ataerkiye geçiş sürecidir. Ataerkiyle birlikte yılan eski itibarını hızla kaybetmeye başlar ve tek tanrılı dinlerle birlikte de şifa verici, haber getirici, koruyucu ve güçlendirici gibi pozitif sıfatlarından sıyrılarak kötülüğün, şerrin, düşmalığın ve  şeytanın sembolü olur.</p>
<p>Bütün bu gelişmelere rağmen bugün Anadolu’da yılan halen evleri, ocakları koruyan mübarek bir canlı olarak saygı görmeye devam etmektedir. Sağaltım için hastanın üzerinde yılan gezdirme geleneğine hala rastlanır. Yılanlı göl, yılanlı çermik gibi isimler altında hizmet veren kaplıcalarda Anadolu halkı  yılanların şifa bahşedici, tedavi edici özelliğinden yararlanmaya devam eder.</p>
<p>Bu güçlü inancın altında Anadolu mitolojisinin olduğu kadar eski Türkler’den kalan geleneklerin de etkisi vardır. Eski Türkler’de yılan sağlık ve mutluluk sembolüdür. Türk ve Altay mitolojisinde tıp tanrısı Akbuğa Han olarak anılır. Akbuğa Han, elinde bir asa ve kolunda taşıdığı beyaz (ak) bir yılanla tasvir edilir. Akbuğa Han, hekimlerin koruyucusudur, şifa dağıtıcıdır. Onun ak yılanının ağusu şifalıdır ve tüm hastalıkları sağaltır.</p>
<p>Yılan toteminin Selçuklulardaki izdüşümleri de oldukça renklidir. Selçuklular zamanında kurulan darüşşifaların tümünün duvarlarında yılan motifleri vardır. Selçuklularda darüşşifalara ‘maristan’, yani ‘yılanlı bina’ denir. (**)</p>
<p>Sağlık Bakanlığı’nın sarmal yılan sembolünü değiştirmesinin nedeni tevhid dinlerinde yılanın şeytanla sembolleştirilmesi olabilir. Ancak bizim iktidarımızın müslümanlığı referans alması bu muhtemel gerekçeyi de anlamsız kılıyor. Kur’an’daki yaratılış ayetlerinde yılandan bahsedilmez. Cennette yılan tarafından kandırılan Adem ve Havva hikayesi Tevrat’da geçer.</p>
<p>Tevrat temelde iki ayrı kutsal metnin montajıdır: Elohimci metin ve Yehovacı metin.  Tevrat’ın Bereşit bölümünün Elohimci girişinde Elohim, yani Tanrı birinci gün gökleri ve yerleri yaratır (Bap 1: 1-5). İkinci gün gök ile yeri birbinden ayırır (Bap 1: 6-8). Üçüncü gün suları bir yere biriktirir ve toprak ortaya çıkar, bitkiler oluşur (Bap 1: 9-13). Dördüncü gün semadaki yıldızlar ortaya çıkar (Bap 1: 14-19). Beşinci gün sudaki canlıları, kuşları, memelileri, sürüngenleri yaratır. Altıncı gün insanı yaratır. Yedinci gün dinlenir.</p>
<p>Ancak bundan sonra tuhaf bir cümle kurulur: “Ve henüz yerde bir kır fidanı yoktu”…  Tanrı’nın adı değişir ve Adem ile Havva’yı -güya- kandıran ayaklı yılan çıkar karşımıza. Burada Sümer yaratılış hikayesinin tek tanrılı bir dine montajı söz konusudur. Sümer’de iyi olan yılan Tevrat’da kötülenmeye çalışılır ama başarılı olunamaz.  Eklektik olduğu için tutarsızlıklar ard arda sıralanır.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Anlatmaya devam edelim:</p>
<p>Adem ve Havva’nın yaratıldığı cennette iki ağaç mevcuttur; iyiyi ve kötüyü bilme ağacı ve ebedi hayat ağacı… Tanrı, Adem’e ve Havva’ya iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yemelerini yasaklayarak: “bu ağaçtan yemeyin, yoksa ölürsünüz” der. Yılanla aralarında şöyle bir diyalog yaşanır:</p>
<p>1) (…)Yılan kadına, &#8220;Tanrı gerçekten, &#8216;Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin&#8217; dedi mi?&#8221; diye sordu.</p>
<p>2) Kadın, &#8220;Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz&#8221; diye yanıtladı,</p>
<p>3) &#8220;Ama Tanrı, &#8216;Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz&#8217; dedi.&#8221;</p>
<p>4) Yılan, &#8220;Kesinlikle ölmezsiniz&#8221; dedi,</p>
<p>5) &#8220;Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.&#8221;</p>
<p>Önce Havva yer meyveden ve Adem’e ikram eder. İkisi de ölmezler ancak iyiyi ve kötüyü bildikleri için gözleri açılır ve çıplak olduklarını görürler. Sonra Tanrı cennette gezinirken onların seslerini duyar, yanlarına çağırır, olanı biteni öğrenir. Hikaye şöyle devam eder:</p>
<p>21) RAB Tanrı Adem&#8217;le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.</p>
<p>22) Sonra şöyle dedi: &#8220;Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu. Şimdi yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.&#8221;</p>
<p>23) Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem&#8217;i Aden bahçesinden çıkardı.</p>
<p>24) Onu kovdu; yaşam ağacının yolunu denetlemek için Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.</p>
<p>Tevrat’taki yaratılış hikayesine göre cennette iki ağaç vardır. Bunlardan biri iyiyi ve kötüyü bilme ağacı, diğeri ise ebedi hayat, yani yaşam ağacıdır. Yılan, Adem’e ve Havva’ya doğruyu söyler: ‘iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yerseniz ölmezsiniz. Sadece iyiyi ve kötüyü bilirsiniz’ der. Hikayeye göre yılan haklı çıkar. Adem ve Havva, Tanrı’nın ‘ölürsünüz’ uyarısıyla yasakladığı ağacın meyvesinden yerler ancak ölmezler. Yasağa uymadıkları için cennetten kovulurlar. Cennetten kovuldukları için yaşam ağacından yiyemezler ve bu yüzden ölürler. Yani Adem’in ve Havva’nın ölüm nedeni iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yemeleri değil, yaşam ağacından yiyememeleridir. Cennetten kovulmayacak olsalar yaşam ağacından yiyebilecekleri için ölmeyeceklerdir.</p>
<p>Daha açık ifade edersek, Tevrat’a göre Tanrı yalancıdır. Yılan, Tanrı’nın söylediği bir yalanı ifşa eder sadece. Aklı selim biri Tevrat’ı okuduğu zaman Tanrı’ya değil, yılana tapması gerektiğini düşünebilir ki, haklıdır da…</p>
<p>Tevrat’a dayandırılarak yılanın necis bir yaratık olarak algılanması bu yüzden tutarsızdır. Tevrat’a göre yılan doğruyu söyleyen bir yaratıktır. Kur’an’da ise yılan hiçbir şekilde geçmez. Peki, neden yılan insanlık tarihi boyunca pozitif sıfatlarla anılırken birden bire iblise çevrilmiştir?</p>
<p>Erk; kendi gücünü saklı tutmak adına, zamana ve şartlara göre dini de, bilimi de çarpıtır. İnsana sayısız faydaları olan ve binlerce yıl sağlığın sembolü olan bir canlıyı günahın sembolü yapıp, eski sembolik anlamını unutturmak için erk’ini hatırlatacak başka sembollerle değiştirir. Yüzlerce yıl  varlığı bizzat İslam alimleri tarafından tasdiklenen tekamül gerçeğini inkar için milyonlar harcar. İslamla bilimi, yani evrimi karşı karşıya getirir.</p>
<p>Zihniyetler sembollerde şekillenerek bilinç altımızı tanzim eder. Semboller bir ülkenin uluslararası platformlarda kullandığı mühür gibidir. Ülkenin kültürel derinliğini ve ideallerini temsil eder. Erk için semboller bu yüzden çok önemlidir. İdeolojik aidiyetini kitlelere benimsetmeye çalışan her küresel veya ulusal odak yeni semboller kullanır veya var olan sembolleri kendi zihniyetini vaaz edecek şekilde değiştirir.</p>
<p>Sağlık Bakanlığı da aynı insiyaklarla hareket etmiş olmalı. Bizi burada rahatsız eden şey değiştirilen sembolün bu ülkenin geçmişine ve kültürel değerlerine ait olduğu gerçeğinin bilinmemesi veya inkar edilmesidir. Yılanlı sembol Avrupa’dan alınmamıştır. Avrupa onu bizden almıştır. Bu yüzden onu kullanan bütün ülkelerden daha çok, bizim ona ve yüklendiği anlama, misyona sahip çıkmamız gerekir. Nitekim büyük ihtimalle ve benzer gerekçelerle, yani ideolojik kaygılarla değiştirilen Hitit güneşli sembol, Anadolu uygarlıklarının bize ulaştırdığı muhteşem bir hazinedir. Onları yok etmeye, unutturmaya çalışmak kendimizi inkar etmek ve zamanla kendimizi unutmak demektir.</p>
<p>Sağlık Bakanlığı’nın yeni sembolü olan hilal ve yıldızın ne anlama geldiğini burada anlatmayalım; mesela Hilal’in ay tanrıçası Selene’nin sembolü olduğunu, ay takviminin anaerkinin takvimi olduğunu ve ayın, anaerkiyi sembolize ettiğini; benzer şekilde yıldızın da Kibele ve Artemis’in sembolü olduğunu, Sümer mitolojisinde yine bir tanrıça olarak, yani İştar (Star) olarak boy gösterdiğini söylemeyelim ki, mazallah tutar bayrağımızı da değiştirirler.</p>
<div>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..</p>
</div>
<p>* Ey ölüye dönmüş aşık senin dermanın sevgilinin süzgün gözüdür</p>
<p>O gözler ecel cellâdı olmak yerine sanki hekim Galenus olmuştur.</p>
<p>** Dr. İ. Hamit Hancı (Yılan Hikayesi)</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=768</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Bizden &#8216;Dindar Nesil&#8217; Talebi Var mı?</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=756</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=756#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 21:58:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=756</guid>
		<description><![CDATA[Ülke gündemi hergün yeni bir sansasyonla dalgalanırken belli bir konu üzerinde sabit kalmanız, kendi akıntınızın sürüklediği şelalelere doğru yol almanız mümkün olmuyor. “İstikrar” bizim gibi huzursuz zihinler için sadık kalınması zor bir disiplin. Eğer tartışılan konu hakkında edecek kelamınız varsa ve sırf çizginizi bozmamak için susmak zorunda olduğunuzu hissediyorsanız, derhal vicdanınız dile geliyor ve savaş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D756"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<div id="cboxOverlay" style="display: none;"></div>
<div id="colorbox" style="padding-right: 0px; padding-bottom: 38px; display: none;"></div>
<p>Ülke gündemi hergün yeni bir sansasyonla dalgalanırken belli bir konu<br />
üzerinde sabit kalmanız, kendi akıntınızın sürüklediği şelalelere doğru yol<br />
almanız mümkün olmuyor.</p>
<p>“<strong>İstikrar</strong>” bizim gibi huzursuz zihinler için sadık kalınması<br />
zor bir disiplin.</p>
<p>Eğer tartışılan konu hakkında edecek kelamınız varsa ve sırf çizginizi<br />
bozmamak için susmak zorunda olduğunuzu hissediyorsanız, derhal vicdanınız dile<br />
geliyor ve savaş başlıyor.</p>
<p>İşte bu nedenlerle “<strong>Hellenizm ve Kadın</strong>” konulu yazıların<br />
arasına, ‘dindar nesil’ tartışmaları sırasında kafama takılanlar<br />
sıkıştırılacak.</p>
<p>Geçelim…</p>
<p>Başbakanın <strong>‘dindar nesil’</strong> yetiştirme hayalini anlamak zor<br />
değil. Anlamakta zorlanılan konu, böyle bir neslin karşı alternatifinin<br />
<strong>‘ateist nesil’</strong>  olarak tanımlanması ve bir kötü örnek olarak da<br />
<strong>“tinerciler”</strong>in hatırlatılması olabilir.</p>
<p>Burada ciddi bir bilgi eksikliğinden ziyade terminolojik kusur da söz<br />
konusu&#8230;</p>
<p>Dindar neslin karşıtı ateist nesil değil, dinsiz nesildir.</p>
<p>Dinsiz nesil ateist nesil değil, deist nesildir.</p>
<p>Deist; bir tanrı inancı olan ancak herhangi bir dine mensup olmayanlara<br />
denir.</p>
<p>Ateizm ise bir yaratıcının varlığına inanmama, onu yok sayma felsefesi olarak<br />
tanımlanır. Oysa Allah‘ın varlığına inanmayan biri onun varlığı veya yokluğu ile<br />
ilgili bir tartışmaya girmez.</p>
<p>Dolayısıyla ateizm yok sayılan bir yaratıcı varlığın düşmanlığını yapmak,<br />
iman sahiplerine saldırmak, dinleri horlamak değildir.</p>
<p><strong>Ateizm, en uygun tabirle ‘tapım tanımamazlık’tır.</strong></p>
<p>Ateizmi bilen ateist -dini tercihi sorulmadıkça-; Allah, din, kitap<br />
tartışmasına girmez; bunların düşmanlığını ise kesinlikle yapmaz.</p>
<p>Yurdumdaki ateistleri kasdetmiyorum tabi… Türkiye’de aşağı yukarı bütün<br />
ateistler din düşmanı olmasalar da, İslam düşmanıdırlar. Farkında olmadan<br />
kendilerine sayısız tanrılar edinmişlerdir ama sırf muhalif görüntüyü daha bir<br />
parlatıyor ve müslümanları çıldırtıyor diye ateist olurlar.</p>
<p>Başbakan muteber nesli ‘dindar nesil’, onun kötü karşıtını da ‘ateist nesil’<br />
olarak ortaya koyarsa, kavram karmaşasından nükseden bu düşmanlık daha da<br />
pekişir.</p>
<p>Oysa, dindar bir Hıristiyan misyoner İslam’ı tahrif etmek için türlü<br />
entrikalar çevirirken, hiçbir dine düşmanlığı olmayan ateist<br />
“<strong><em>insanlığa daha çok nasıl faydalı olabilirim?</em></strong>”<br />
sorusuyla meşgul olup müslümanlara sayısız hizmetler sunabilir.</p>
<p>Demek ki ideal insan tipi ‘dindar’ değil, ‘ahlaklı’ olan insan tipidir.</p>
<p>“Dindar olmak ahlaklı olmanın şartıdır” diyorsanız, son derece dindar bir<br />
insan olduğunu bildiğimiz eski ABD Başkanı Bush’u ahlaklı kabul etmemiz<br />
gerekir.</p>
<p><strong>İman dahi ahlaklı olmanın şartı değildir.</strong></p>
<p>Eğer öyle olsaydı henüz Allah’ı arayan Hz. İbrahim’in ahlaksız olduğunu kabul<br />
etmemiz gerekirdi. Oysa gerek Hz. İbrahim, gerekse vahiy almadan önceki haliyle<br />
Hz. Muhammed, son derece ahlaklı, hatta güzel ahlaklarıyla tanınan, bilinen<br />
insanlardı.</p>
<p><strong>Ahlaklı insanın en mümeyyiz vasfı Kur’an’a göre ‘salih amel’ dir.<br />
</strong></p>
<p>Bugün insanlığa hayrı dokunan bilim adamlarının büyük bir kısmının ne yazık<br />
ki ateist olduğu bilinen bir gerçektir. Bunun en mühim nedeni ise<br />
Hıristiyanlığın içindeki yüksek ahlaka ters (dünyaya gelen her insanın günahkar<br />
doğması, ruhbanlık müessesi vs gibi)  teolojik ayrıntılardır ama bu konuyu başka<br />
bir yazıda ele alalım.</p>
<p>Bu kavramları yerli yerine oturttuktan sonra gelelim ‘dindar nesil’<br />
tartışmasında unutulan en mühim noktaya.</p>
<p>‘Dindar nesil’ tasavvurunun oluşumunda ilham alınan kaynak, -eğer İslam<br />
kasdediliyor ise- mutlaka Kur’an olmalıdır.</p>
<p><strong>Kur’an‘da acaba çocuklara dini telkini farz kılan bir ayet var mıdır?<br />
Kur’an’a göre çocuğun dini eğitimini kim verir? Aile mi, devlet mi?<br />
</strong></p>
<p>Her ne hikmetse onca yazılıp çizilmesine rağmen kimsenin aklına bu soruları<br />
sormak, cevaplamak gelmedi. Tabi bütün bu sorulara cevap ararken psikiyatrinin,<br />
pedagojik araştırmaların da bulgularını göz ardı etmemek gerekiyor.</p>
<p>Bir insan hayatındaki periyodlar Kur’an‘da şu ifadelerle anlatılır;</p>
<p>(…) “Böylece dilediğimizi belirli bir süreye kadar rahîmlerde tutar sonra bir<br />
bebek olarak çıkarırız. Artık kiminiz ergenlik çağına erişir, kiminize ölüm<br />
erken gelir, kiminiz de ne dediğini bilmez bunak bir ihtiyar oluncaya kadar<br />
yaşar.” (Hac/5)</p>
<p>Kur’an’daki <em>Baliğ</em> ya da <em>Buluğ</em> (Arapça: بالغ ya da بُلوغ‎)<br />
kelimelerinden kasıt -dilimizde de çoğu zaman aynı ifadeyle karşılığını bulan-<br />
‘ergenlik çağı’dır.</p>
<p>Bebeklikten sonra başlayıp ergenliğe giriş dönemine kadar süren bu evrede<br />
çocuğun vicdan eğitimi başlar, gelişir ve sona erer.</p>
<p><strong>Kur’an’dan çocuk eğitimiyle ilgili ele alabileceğimiz tüm ayetler<br />
modern psikiyatrinin verileriyle de örtüşür. </strong></p>
<p>Şöyle ki;</p>
<p>İsviçreli ünlü psikolog Jean <strong>Piaget</strong> çocukluktan ergenliğe<br />
uzanan dönemi dörde böler;</p>
<p><strong>1. </strong>Duyusal motor dönem (0-2 yaş)</p>
<p><strong>2. </strong>İşlem öncesi dönem (büyüsel dönem) (2-5/6 yaş)</p>
<p><strong>3. </strong>Somut işlemler dönemi (6/7-11/12 yaşlar) &#8211; (somut<br />
işlemsel dönem olarak da adlandırılır.)</p>
<p><strong>4. </strong>Soyut işlemler dönemi (11/12 ve sonrası) &#8211; (formel<br />
işlemsel dönem olarak da adlandırılır.)</p>
<p>Bu süreç insanın hayaller ve realite arasında bocaladığı, savaştığı, verilen<br />
vicdani terbiyeyi kendi karakterinde somutlaştırdığı yoğun, yorucu dönemdir.</p>
<p>Altı yaşına kadar olan büyüsel dönemde çocuğun içgüdüsel davranışlarında<br />
büyüsel tepkiler etkin olduğu için, çocukla diyalog kurulurken tüm bu majik<br />
unsurların özgür bırakılması, abartılmaması gerekir.</p>
<p>Annelerimizin kapıya çarptığımız zaman bizleri teskin etmek için kapıyı<br />
suçlaması ve hatta kapıyı vurarak cezalandırması bu yüzden mükemmel bir eğitim<br />
tekniğidir.</p>
<p>Çocuğun bu döneminde çevresindeki herşey canlı birer objedir. Vicdan eğitimi<br />
de işte bu çağda başlar ve herhangi bir dış yönlendirme olmadığı sürece, örneğin<br />
kendisine ait olmayan birşeyi izin istemeden almaz çocuk.</p>
<p>Onu bu davranışa iten içgüdüler zamanla değişir, şekilden şekle girer ve son<br />
olarak yetişkin bir birey olduğu zaman mizacını oluşturacak unsurlardan biri<br />
olup karakterine yerleşir.</p>
<p>Örneğin bir gün oyuncağı izinsiz aldığı takdirde oyuncağın ona kızacağını<br />
düşünürken, öbür gün oyuncağı koruyan meleğin ona kızacağını düşünür, ertesi gün<br />
-atıyorum- oyuncağı almamasının nedeni bir canavarın kendisini yutabileceği<br />
endişesi olabilir.</p>
<p>Bütün bu majik devreler hızla hareket ederler ve zamanla çocuk tarafından<br />
realize edilirler. Bu süre sonunda çocuk istenen davranış şeklini benimsemiş ve<br />
karakteriyle harmanlamış olur.</p>
<p><strong>Bu hassas dönemde yapılan en büyük hatalardan biri ebeveynlerin rol<br />
modeli olduklarını unutmalarıdır. </strong></p>
<p>Kendisine yalan söylemenin sakıncalarından bahseden annenin yalan söylediğine<br />
şahit olan çocuk bocalar ve yalanın kötülüğünü bildiği halde onu bir davranış<br />
biçimi haline getiremez.</p>
<p><strong>Bir başka yanlış, çocuğun büyüsel kurgularını realize etmeye<br />
zorlamaktır. </strong></p>
<p>Bunlardan biri dini telkindir. Bu yaşlardaki dini telkinler doğuştan var olan<br />
doğallığa müdahale olacağı için çoğu zaman çocuk tarafından yanlış yorumlanır.<br />
Herşeyin -kendisi de dahil- herkes için var olduğunu zanneden ve<br />
‘<em>olmak</em>’ fikriyle dünyaya gelen çocuğa kainatın bir sahibi olduğunu<br />
anlatmak onda ‘<em>sahip olma’</em> fikrinin gelişmesine yol açar.</p>
<p>Anne ve babanın ‘<em>sahip olma</em>’ duygusunu destekleyen davranışları,<br />
örneğin çocuğun sahip olduğu bir takım meziyetlerinin eve gelen misafire<br />
abartılarak sunulması, alacağı sevginin ancak sahip olunacak şeylerle doğru<br />
orantılı olarak artacağı veya azalacağı duygusunun oluşmasına neden olur.</p>
<p>Böyle bir eğitim metodu erk’in, özellikle de Kapitalizm’in işine gelir.</p>
<p>Psikoloji’nin son 60 yıldır dile getirdiği ve halen tartışılan bu bulgular<br />
İslam’ın çocuk eğitimi perspektifine şaşılacak derecede uygundur.</p>
<p>İslam teslim olmak demektir, teslim almak değil. Çocuğa yapılacak dini telkin<br />
onun iradesine müdahale etmek, bir anlamda onu teslim almaya çalışmak<br />
demektir.</p>
<p>Bu yüzden Kur’an’da buluğ çağı ile, reşit olunan yaş bariz bir şekilde<br />
birbirinden ayrılır ve çocuk rüşdünü ispat edeceği çağa kadar dini hükümlerden<br />
sorumlu tutulmaz.</p>
<p>Sorumluluk reşit olma yaşı ile başlar ve bu yaş açık olarak zikredilmez.</p>
<p>Çünkü her insanın doğal bir harmonisi ve reşit olma yaşı vardır. Konuyla<br />
ilgili ayet durumu çok net izah etmektedir:</p>
<p>“Ve yetimleri nikâh çağına ermelerine kadar gözetip deneyin, o vakit<br />
kendilerinden bir rüşd hissettiniz mi hemen mallarını kendilerine teslim edin”<br />
(Nisa/6)</p>
<p>Ayette geçen ‘<em>Beleğun nikâh</em>’ (nikaha ermek ), fiziki olarak<br />
evlenebilecek yaşa ulaşmak, buluğa ermek demektir.</p>
<p><strong>Çocuğun buluğa ermesi, akli melekelerini kullanabilecek yaşa geldiği<br />
anlamına gelmez. </strong></p>
<p>Bugün modern hayat şartları veya hormonlu yiyeceklerden dolayı buluğ yaşı<br />
yediye kadar düşmüştür.</p>
<p>Yedi yaşında, daha akli melekelerini tam anlamıyla kullanamayan ve sorumluluk<br />
yüklenemeyecek durumda olan birine herhangi bir dinin tebliği yapılmaz,<br />
yapılırsa sağlıklı sonuçlar alınmaz.</p>
<p>Çocuk buluğ çağına kadar geçen süre zarfında ebeveynleri tarafından<br />
yönlendirilerek ve onları modelleyerek bir ‘ibadet alışkanlığı’ kazanabilir<br />
ancak bu durum, adı üstünde bir ‘alışkanlık’tan öteye gitmez.</p>
<p>Bu şekilde yetiştirilen bir kişi için ‘din’ törensellikle anlam kazanacaktır<br />
ve kendisiyle benzer bir eğitime tabi tutulamamış veya tutulmamış kişileri kendi<br />
dininden saymayacak, dışlayacaktır.</p>
<p><strong>İslam’a göre kişi kendi nefsinden sorumludur.</strong></p>
<p>Çocuklar bir süre için anne ve babaya teslim edilmiş emanet, dahası bir<br />
imtihan vesilesidir.</p>
<p>Anne ve baba ancak örnek olmak suretiyle çocuklarını din ve ibadet<br />
hayatlarına ortak edebilirler.</p>
<p>Bilinçli dini tebliğ ise ancak akıl beliğ oldukları, yani insanlığa ait din,<br />
dil, milliyet, tarih ve kültür gibi zenginlikleri kavrayabildikleri bir çağda<br />
soracakları sorulara cevap olmak üzere aile tarafından sunulur.</p>
<p>Bir imtihan enstrümanı olan çocuğa ailenin sunması gereken en önemli eğitim,<br />
vicdani eğitimdir ve bu eğitim yalnızca iyi modellerin bulunduğu bir çevrede<br />
edinilir.</p>
<p><strong>Paraya ihtiyacı olduğu halde sokakta bulduğu cüzdanı hiç tereddüt<br />
etmeden sahibine ulaştıran insan vicdani eğitimini doğru ve eksiksiz almış<br />
insandır. </strong></p>
<p><strong>Benzer bir durumda olan ve bulduğu cüzdanı aldığı dini terbiyeden<br />
dolayı sahibine ulaştıran kişi ise rasyonel hareket eden kişidir. </strong></p>
<p>Kişi burada karşısındakine karşı bir sorumluluk hissetmez. Sorumluluk duyduğu<br />
tek durum vardır, Allah’a karşı kendi durumu.</p>
<p>Onu bu davranış biçimine sevkeden saik, yani cezalandırılma korkusu veya ödül<br />
alma arzusu ortadan kalkarsa, sahibi ortalarda görünmeyen bir malı sahiplenmek<br />
bu kişinin nazarında meşruiyet kazanır.</p>
<p>Kişi inancını yitirmese dahi, vicdani dürtüler davranış biçimi olarak<br />
karaktere yerleştirilmediği için küçük detaylar çoğu zaman önemsizleşir.</p>
<p><strong>Çünkü bu insan işlediği her salih ameli bir zorunluluk duygusuyla<br />
yerine getirmektedir, sorumluluk duygusuyla değil.  </strong></p>
<p>Zorunluluk duygusu bazen yorucu olur ve baştan itibaren ‘sahip olmak’<br />
duygusuyla yetiştirilen insan gün gelir inandığı Allah’ın yerine farkında<br />
olmadan <strong><em>Altın Buzağıyı</em></strong> yerleştirir.</p>
<p>Gelelim diğer tartışma konusuna…</p>
<p><strong>Devletin dindar nesiller yetiştirmekle mükellef olduğunu düşünenler<br />
önce dünya üzerinde dini eğitim veren bir devlet örneği göstermeliler.<br />
</strong></p>
<p>Devletten böyle bir hizmet bekleyen, devletin başındakilerin değişmesi ile<br />
birlikte değişecek ideolojik zihniyetten dolayı katlanmak zorunda kalacağı<br />
zillete de razı olur.</p>
<p><strong>Öncelikle din eğitimini ve dini eğitimi ayırmak zorundayız.<br />
</strong></p>
<p>Devlet din eğitimi verir, hatta vermelidir ancak dini eğitim veremez.</p>
<p>Oysa bugün Türkiye’de din eğitimi verilmediği halde Sünni İslam’ı vaaz eden<br />
bir sistem ve dini eğitim mevcuttur.</p>
<p>Nedir bunun sakıncası?</p>
<p>Türkiye’de yaşanan tek din Sünni İslam değildir.</p>
<p>Bu nedenle laik(!) Türk devletinin bir kurumu olan Diyanet’in mevcudiyetinin<br />
legalliği ile birlikte etik yapısı da tartışmalıdır. Sadece Sünni Müslümanlara<br />
hizmet veren bu kuruma aktarılan vergiler ne yazık ki sadece Sünni<br />
Müslümanlardan tahsil edilmemektedir.</p>
<p>Eğer Türk devletinin böyle bir kuruma ihtiyacı var ise, en azından yapısını<br />
İslam ahlakına uydurmalı ve kul hakkına riayeti esas kabul eden bir teşkilata<br />
çevirmeli; bu kuruma giden vergiler yalnızca Sünni Müslümanlardan tahsi<br />
edilmeli, örneğin ateistlerden diyanet vergisi alınmamalıdır.</p>
<p>Bu mümkün değil ise en azından bu kurumda tüm dinlere ve mezheplere yer<br />
açılmalıdır.</p>
<p>Aynı kısır döngüyü, ben merkezci algıyı dini eğitim sisteminde de<br />
görmekteyiz.</p>
<p>Sadece Sünni İslam’ı öğreten kurumlar olan imam hatip liseleri, devlet<br />
okulları statüsündedir.</p>
<p>İmam hatip liselerinin tarihi de çok ilginçtir.</p>
<p>CHP iktidarı zamanında açılan bu okulların amacı  laik, modern Türkiye<br />
Cumhuriyeti devletine uygun din adamları yetiştirmektir…</p>
<p><strong>İyi de laik devlet niye din adamına ihtiyaç duyar ki?</strong></p>
<p>Çünkü Türkiye’de sol iktidarlar da, sağ iktidarlar da hiçbir zaman laikliği<br />
tam anlamıyla kavrayamamış ve laik olamamışlardır.</p>
<p>Yetiştireceği kafasına uygun din adamlarıyla ülkedeki dini yapılanmaları<br />
kontrol etmeyi, diğer tabirle bir ruhban sınıfı oluşturmayı amaçlayan CHP<br />
zihniyeti, iktidarı sağ partilere kaptırınca kelimenin tam anlamıyla kazdığı<br />
kuyuya düşmüştür.</p>
<p>Genellikle Neo-osmanlıcı kafaya sahip sağ iktidarlar da imam hatiplerde<br />
Osmanlı medrese sistemini hakim kılmaya kalkışınca çatışmalar başlamıştır.</p>
<p>Neo-osmanlılıların görmek, anlamak, kavramak istemedikleri mesele<br />
Türkiye’nin, Osmanlı zamanındaki değerlerden ve alt yapıdan uzaklaşmış, daha<br />
farklı kimliklere bölünmüş bir yapıya sahip olduğu gerçeğidir.</p>
<p>Devlet eliyle desteklenen dini eğitimin ülkedeki kamplaşmaları artıracağını<br />
düşünemeyen muhafazakar akıl, ne yazık ki Osmanlı eğitim sistemini de aslında<br />
doğru dürüst bilmemektedir.</p>
<p>Osmanlı’nın zayıflamasının nedenlerinden biri eğitim sisteminde fenni<br />
ilimlerden uzaklaşması ve dini eğitime yoğunlaşmasıdır.</p>
<p>Bir başka dikkate alınması gereken husus da  imam hatip liselerinde sunulan<br />
dini eğitimin kalitesidir.</p>
<p>Din adamı değil de, ülkenin belli başlı kadroları için dini eğitim almış<br />
elemanlar yetiştirmek hedeflenince (din eğitimi değil de dini eğitim verilmeye<br />
kalkışılınca), sınava yönelik bir eğitim sistemi öncellendi ve beşeri ilimler ön<br />
plana çıkarılıp dini eğitim geriye itildi.</p>
<p>Bu gelişme imam hatiplerdeki dini eğitimin kalitesini düşürdü ve ortaya<br />
Arapça’dan bihaber ancak lafzen Kur’an’ı Kerim okuyabilen, ağzından Allah kitap<br />
düşmeyen ama fani hırslarla malul, siyasi veya ticari hedefleri olan, vizyonsuz,<br />
maddi gücü ilahi bir lütuf gibi algılayan ideolojik bünyeler çıktı.</p>
<p><strong>Gerçek şu ki; ne toplumsal planlamada ne de dinlerin kendi iç<br />
felsefelerinde din bir hizmet sektörü değildir. </strong></p>
<p><strong>Bir maddi üretim sektörü de değildir. Bu nedenle hiçbir devlet din<br />
adamı yetiştirmez.</strong></p>
<p>Eğer devlete bu izni verecek olursak, dini eğitimin nasıl olacağını, hatta<br />
olup olamayacağını da o belirler.</p>
<p>Dini eğitim cemaatlerin işidir.</p>
<p>Ne gariptir ki bugün cemaat okulları da, tam anlamıyla Arapça’ya vakıf ve<br />
Kur’an’ı asrın idrakine sunacak İslam alimleri yetiştirmek yerine, Nijerli<br />
çocuklara Türkçe öğretmeyi tercih etmektedir.</p>
<p><strong>Bu konuda dikkate alınması gereken bir diğer mevzu da ilahiyat<br />
fakültelerinin durumudur. </strong></p>
<p>Bugün Batı’da hiçbir üniversitenin kilise bölümü yoktur.</p>
<p>İlahiyat kelimesinin tam karşılığı teolojidir. Teoloji tüm dinleri<br />
kapsar.</p>
<p>Oysa Türkiye’deki İlahiyat fakültelerinde imam hatip liselerinde verilen<br />
İslami eğitim teferruatlandırılır sadece.</p>
<p>Bir üniversite çatısı altındaki akademik din bilimlerinin tamamı İslam’a<br />
endekslenemez.</p>
<p>Endekslenirse ilahiyat eğitimi adı altında yapılan <em>sahte<br />
akademizmden</em> bahsedebiliriz ancak.</p>
<p>Bu fakültelerin kürsü başkanları Budizm’i İngilizce yorum kitaplarından<br />
okuyan ve aslından bihaber kişilerdir. Salt İslam alanında uzmanlaşmak isteyen<br />
bir akademisyenin dahi Budizm gibi bir dünya dinini aslından okumamış olması<br />
utanılacak bir hadisedir.</p>
<p><strong>Bizim Hıristiyan teoloğumuz yoktur ama bol miktarda İsrailiyat<br />
teoloğumuz vardır. </strong></p>
<p>Bu yüzden Batı’yı örnekler ama tanımayız. Çünkü asırlardır süren Batı<br />
aşkımıza rağmen bir türlü aklımıza oksidentalist enstitüleri kurmak gelmez.</p>
<p>Buna mukabil oryantalistlerin kitaplarından İslam’ı öğrenen teologlarımız<br />
kendilerine ‘din adamı’ derler.</p>
<p><strong>Üniversite bilim üretir, din adamı yetiştirmez. </strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de ilahiyat fakülteleri din adamı yetiştirmeye zorlanıyor.<br />
Üstelik tek bir dine ait, tek bir mezhebin eğitimini almış din adamlarını…</p>
<p>Peki buradan mezun olanlar din adamlığı yapıyorlar mı?</p>
<p>Bugün Türkiye’nin ilahiyat mezunlarını medya sektöründe, parlamentoda,<br />
bürokrasi ve diplomaside, devlet kadrolarının tamamında görebilirsiniz. Din<br />
adamlığı yapanların sayısı bir hayli azdır.</p>
<p>Özetlersek:</p>
<p><strong>Eğitim ve öğretim farklı şeylerdir. </strong></p>
<p>‘Eğitim’ çocuğu vicdani terbiyeye tabi tutarak bir davranış biçimini<br />
alışkanlık haline getirmesini sağlamaktır.</p>
<p>Öğretimde ise bir takım doğruları öğretmek, kimi zaman ezberletmek<br />
esastır.</p>
<p>Bu metodu esas alan eğitim sistemimizin adı yanlış konulmuştur aslında.<br />
Eğitim değil, öğretim sistemi olmalıydı.</p>
<p><strong> ‘İlmi taleb etmek’ gibi eğitimde son derece gerekli bir şartı<br />
önemsemeyen modern eğitim, ilmi talep edenden gelen ‘talebe’ kelimesini öğrenci,<br />
hocayı da öğretmen yapmıştır ancak ‘eğitim’ kelimesini unutmuştur.</strong></p>
<p>Öğretimi herkes alır. Her çocuk yere çöp atmanın yanlış olduğunu bilir ancak<br />
bunu alışkanlık haline getirmek vicdani eğitimle ilgilidir ve bu eğitim 3<br />
yaşında başlayıp 11-12 yaşlarında sona erer.</p>
<p>İslam’a göre ebeveynler çocuklarına model olmak suretiyle bir vicdan eğitimi<br />
kazandırırlar ve dini hayatlarına da bu süre zarfında çocuklarını ortak ederler.<br />
Bir aile çocuğuna kendi dinini ancak çocuk akıl beliğ, yani rüşdünü ispat edecek<br />
yaşa geldikten sonra bir tercih olarak sunabilir.</p>
<p>Ne dünya genelinde ne de akıl ve vicdana göre, devletin halkına belli bir<br />
dini eğitimi dayatması hoş karşılanmaz.</p>
<p>İmam hatip liseleri dini eğitim veren kurumlar olduğu için devlet okulu<br />
olmamalıdırlar.</p>
<p>Eğer olacaklarsa, benzer eğitimi ülkede yaşanan farklı dinlerde sunacak,<br />
örneğin papaz, haham okulları da kurulmalı veya kurulmuş olanlar varsa bunlar<br />
devlet okulu statüsüne kavuşturulmalıdır.</p>
<p><strong>Devlet din eğitimi verebilir. </strong></p>
<p>Bunun adına İlahiyat, yani teoloji denir. Teoloji fakültelerinde İslam,<br />
İsevilik, Musevilik, Uzak Doğu Dinleri gibi kürsüler kurulur.</p>
<p>İslam ağırlıklı bir teoloji eğitimi alan akademisyen, insanlık tarihinin tek<br />
tanrı öncesi varolan belgelerine islami bakış geliştirecek düzeyde eğitilir.</p>
<p>Bu şu demektir; iyi bir ilahiyat eğitimi sadece Arapça, İbranice, Süryanice<br />
gibi dillerden birini veya birkaçını değil, ölü dillerden birini de iyi bilmeyi<br />
gerektirir.</p>
<p><strong>Daha güzel bir Türkiye daha özgür ve tarafsız bir eğitimle mümkündür.<br />
</strong></p>
<p>Devlet erkanı tablet bilgisayarlarla insanların gözlerini boyayarak<br />
iktidarlarının ömrünü uzatmaya çalışmak yerine, gerçekten samimi, idealist ve<br />
vatanperver olmaya çalışmalıdır artık.</p>
<p>Ülkedeki eğitim sorununun tablet bigisayar eksikliği değil, zihniyet<br />
bozukluğu olduğunu farketmek bu alanda atılacak ilk adımdır.</p>
<p><a href="http://www.adilmedya.com/allahin-bizden-dindar-nesil-talebi-var-mi-h28971.haber">http://www.adilmedya.com/allahin-bizden-dindar-nesil-talebi-var-mi-h28971.haber</a></p>
<p>&nbsp;</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=756</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teşekkür Ederim Babacığım</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=752</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=752#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 00:50:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=752</guid>
		<description><![CDATA[Hayatının son günlerini geçirdiğin ölüm döşeğinde en fazla kullandığın kelimelerden biriydi: &#8220;teşekkür“. Ömrünün sonuna kadar hep çevrendekilere &#8220;teşekkür“, Allah’a da &#8220;şükr“ ettin. Bir başka yakışırdı senin dudaklarına &#8220;teşekkür“. Bir başka çalınırdı kulaklara senin sesinden &#8220;şükür“. Biraz geciktim, biliyorum… Ama elimde değil, şimdi de ben sana teşekkür etmek istiyorum. Bize ve hizmete vakfettiğin o soylu ömür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D752"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Hayatının son günlerini geçirdiğin ölüm döşeğinde en fazla kullandığın<br />
kelimelerden biriydi: <strong>&#8220;teşekkür“</strong>. Ömrünün sonuna kadar hep<br />
çevrendekilere <strong>&#8220;teşekkür“</strong>, Allah’a da<strong> &#8220;şükr“</strong><br />
ettin.</p>
<p>Bir başka yakışırdı senin dudaklarına<strong> &#8220;teşekkür“</strong>. Bir başka<br />
çalınırdı kulaklara senin sesinden <strong>&#8220;şükür“.</strong></p>
<p>Biraz geciktim, biliyorum…</p>
<p>Ama elimde değil, şimdi de ben sana<br />
teşekkür etmek istiyorum.</p>
<p>Bize ve hizmete vakfettiğin o soylu ömür için.</p>
<p>Hep verdiğin, hiç istemediğin için.</p>
<p>Yaşarken yudum yudum içirmeye çalıştığın, vefat etmeden „sizlere<br />
yadigarımdır“ diyerek vefamıza tevdi ettiğin o muhteşem kütüphane için.</p>
<p>Arkanda <strong>&#8220;ben onun evladıyım“</strong> diyerek alnı yukarda gezen<br />
çocuklar bıraktığın için.</p>
<p>Yaşadığın her mahallede bütün çocukların şekerci dedesi, haksızlığa<br />
uğramışların şikayet mercii, işsizlerin ve çaresizlerin umudu olduğun için.</p>
<p>Sık sık sevgi ve şefkatle bağrına basarak, sarıp sarmalayarak, yalnızca senin<br />
boynunda duyabildiğimiz o tatlı kokunun genzimize yapışıp kalmasına izin<br />
verdiğin için.</p>
<p>En dayanılmaz acılar içinde kıvranırken dahi zeka dolu esprilerle<br />
çevrendekileri gülümsetmeye devam ettiğin, ömrün boyunca da hep gülümsettiğin,<br />
hiç üzmediğin için.</p>
<p>Yaşadığın her dakikaya bir bilgi sığdırdığın, o bilgilere talip talebelerle,<br />
vefatından sonra da yaşamaya, konuşmaya, çalışmaya devam eden bahtiyar kullar<br />
arasına karıştığın için.</p>
<p>Tenkidlerinde ölçülü, takdirlerin de ise olabildiğince cömert davranarak;<br />
düşünme, okuma ve üretme aşkımızı kanatlandırmaya gayret ettiğin için.</p>
<p>En netameli konularda dahi çapımızı sorgulamadan tartışmayı göze aldığın, tüm<br />
haksız hezeyanlarımıza munis bir tebessümle mukabele ederek irademizi özgür<br />
bıraktığın için.</p>
<p>Tabiat gibi cevherlerini cömertçe etrafına dağıttığın, yanına yaklaşan<br />
herkesi bir ışık tufanına boğduğun için.</p>
<p>Erdemli hayatı bizzat yaşayarak , vakıf olduğun ilimleri ise bıkmadan,<br />
usanmadan anlatarak sadrımıza naklettiğin için.</p>
<p>Bilginin kibrine hiç kapılmadığın, hep mütevazı yaşadığın ve yeri gelince<br />
özürdilemenin bir alime ne çok yakıştığını görmemize vesile olduğun için.</p>
<p>Görev yaptığın her yerde yaşayan ve yaşatılan bir iz bıraktığın; hayır<br />
duaları, şükran duygularıyla anıldığın için.</p>
<p>Hırstan uzak ama cehd içinde bir yaşam sürerek, mücadele ruhunu karakterimize<br />
zerketmeye çalıştığın için.</p>
<p>Yoksula, düşküne, yetime el uzattığın; mağduriyetlerini giderdiğin çok sayıda<br />
insanın da babası olduğun için.</p>
<p>Bizi sevdiğin, çok sevdiğin, sevgini göstermekte hiçbir zaman tereddüt<br />
etmediğin için.</p>
<p><strong>Teşekkür ederim babacığım… </strong></p>
<p>Teşekkür ederim anneciğim, bana baba olarak onu seçtiğin için…</p>
<p>Şükürler olsun Allah’im, bana böyle bir baba verdiğin için…</p>
<p><a href="http://adilmedya.com/makale.php?id=2566">http://adilmedya.com/makale.php?id=2566</a></p>
<p>&nbsp;</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=752</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mardinli bez bebek N.Ç</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=743</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=743#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Nov 2011 02:37:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=743</guid>
		<description><![CDATA[İki dal saç örgüsü eşarbı delen Zülüflerinde saklı bir çocukluğun sarhoşluğu dalgalanır Mardin’in duldasında bezden bir bebek Uzaklarda geç kalınmış bir def‘in selası yankılanır *** Eyvah! Yargı yarmış yarayı, kanadıkça sıvazlanır, kanadıkça sıvazlanır Dilimde N.Ç, Fikrimde N.Ç Düşümde N.Ç İki anonim harf, iki hece Uzaklarda , uzaklarda dişlenmiş biberonlar, Entarisi sökülmüş bez bebekler yargılanır! *** [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D743"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>İki dal saç örgüsü eşarbı delen</p>
<p>Zülüflerinde saklı bir çocukluğun sarhoşluğu dalgalanır</p>
<p>Mardin’in duldasında bezden bir bebek</p>
<p>Uzaklarda geç kalınmış bir def‘in selası yankılanır</p>
<p>***</p>
<p>Eyvah!</p>
<p>Yargı yarmış yarayı,</p>
<p>kanadıkça sıvazlanır,</p>
<p>kanadıkça sıvazlanır</p>
<p>Dilimde N.Ç,</p>
<p>Fikrimde N.Ç</p>
<p>Düşümde N.Ç</p>
<p>İki anonim harf, iki hece</p>
<p>Uzaklarda , uzaklarda</p>
<p>dişlenmiş biberonlar,</p>
<p>Entarisi sökülmüş bez bebekler yargılanır!</p>
<p>***</p>
<p>Eyvahlar içinde bir eyvah aramak var ya!</p>
<p>Aytutulmalarını anlatmak</p>
<p>Veya bahsetmek aşiret bürünmüş köy kızlarından</p>
<p>Karanlık mağaraların karanlığını bürünmüş adamlardan</p>
<p>Bir kent ki,<br />
öyle bir kent…</p>
<p>Faslı bakireleri hazırlayan kadınlar vardır</p>
<p>70 inde delikanlıların gerdeğine</p>
<p>N.Ç’nin hıçkırığını pazarlayan Kadınlar vardır</p>
<p>Kadınlar,</p>
<p>Eyvahlar boşaltan ellerindeki demliklerle</p>
<p>Kızbeli, emzikli, bebek pembesi erkek düşlerine</p>
<p>***</p>
<p>Aynı saatlerde N.Ç</p>
<p>N.Ç, bir adamın elindeki bez bebek<br />
Ulur geceler boyu Mardin</p>
<p>Geceler boyu uzar erkin sürgünleri</p>
<p>Uzar ha uzar,</p>
<p>uzar da kopar N.Ç’nin örgüleri</p>
<p>***</p>
<p>Ay isyan eder, kopar göğünden?</p>
<p>Bir kalp fırlar Mardin’in göğsünden</p>
<p>13’nde bir çocuk dalar çıkar kendi rızasıyla</p>
<p>“ağır” ceza mahkemesine,“hafif“ suçlu sübyancılarla</p>
<p>Sek sek oynayacaklarını söylemişlerdir oysa</p>
<p>Niye bu kadar canının yandığını,</p>
<p>Niye morardığını bacaklarının,</p>
<p>ve kanayan gözpınarlarının,</p>
<p>nedenini sormaktadır</p>
<p>***</p>
<p>Eyvahlar içinden eyvahlar devşirmek var ya!</p>
<p>Çocukları tecavüze razı eden hakimleri</p>
<p>Duyunca yerkürenin dört bir tarafında ar çiçekleri</p>
<p>Beklemeden sonbaharın alazını</p>
<p>İndirdiler yüzlerini</p>
<p>***</p>
<p>Ah Mardin’in duldasında bir bez bebek</p>
<p>Sular durur hala</p>
<p>Gözyaşlarıyla o gülleri</p>
<p>&nbsp;</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=743</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ey İman Edenler! Kurban Olayım, Kurban Kesin</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=738</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=738#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 20:34:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=738</guid>
		<description><![CDATA[Kurban bayramı kapıda. &#8220;Sokaklar kan gölüne döndü“, &#8220;Bu bayram da acemi kasaplar işbaşında“, “144&#8242;u ağır 200 kişi hastaneye kaldırıldı“, &#8220;Danayı keserken kolunu kesti“, &#8220;Azgın boğa dehşet saçtı“, &#8220;Kaçan dana dama çıktı“, &#8220;Kaçan boğa trafiği altüst etti“ serlevhali felaket haberleriyle beyin hücrelerimiz katledilmeden bayramlık ağızlarımızı açalım. Açalım ki, torunlarımız bayramları hakkıyla idrak edebilsinler…. Kurban nedir? Hacc [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D738"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Kurban bayramı kapıda.</p>
<p><strong>&#8220;Sokaklar kan gölüne döndü“,</strong></p>
<p><strong>&#8220;Bu bayram da acemi kasaplar işbaşında“,</strong></p>
<p><strong>“144&#8242;u ağır 200 kişi hastaneye kaldırıldı“,</strong></p>
<p><strong>&#8220;Danayı keserken kolunu kesti“,</strong></p>
<p><strong>&#8220;Azgın boğa dehşet saçtı“,</strong></p>
<p><strong>&#8220;Kaçan dana dama çıktı“,</strong></p>
<p><strong>&#8220;Kaçan boğa trafiği altüst etti“</strong> serlevhali felaket<br />
haberleriyle beyin hücrelerimiz katledilmeden bayramlık ağızlarımızı açalım.<br />
Açalım ki, torunlarımız bayramları hakkıyla idrak edebilsinler….</p>
<p><strong>Kurban nedir? Hacc nedir? Nedir katliam? Şiddet nedir? Nedir<br />
medeniyet?</strong></p>
<p>Bütün bu soruların cevabını aramadan, medyanın necaset hortumuyla kirlenen<br />
aklını dezanfekten yalanlarla yıkamaya kalkışıp, çamaşır suyu kokan absürt<br />
organizasyonlara yelken açan muhafazakar modernleri fazlaca kızdırabiliriz.</p>
<p>Hiç mühim değil…</p>
<p>Daha güzel bir gelecek uğruna daha fazla düşmanı göze almak, çok sayı da<br />
dostu da kaybetmek zorundayız.</p>
<p>Kurban ritüelinin geçmişini bilmeden, salt dini argümanlarla yapılan her<br />
türlü değerlendirme eksik kalmaya mahkumdur. Yalnızca Kur’an’dan yola çıkarak<br />
ileri süreceğimiz tezler er veya geç; teolojik, sosyolojik, psikolojik veya<br />
ideolojik bazı antitezlerle çarpıştırılmak suretiyle çürütülmeye çalışılacaktır.<br />
Türkiye’de inanmış müslüman sayısı kadar, lafta müslüman bir kitle de vardır ve<br />
bu iki güruhun arasında sürgit devam eden ve genellikle medya eliyle yürütülen<br />
savaş, özellikle böyle günlerde ayyuka çıkar.</p>
<p>Meta fetişist yöntemlerden biri olan; <strong>&#8220;insanoğlunun doğasındaki ilkel<br />
şiddet dürtüsünden tüketim bahanesi üretmek“</strong> vahşi kapitalizmin,<br />
dolayısı ile Batı’nın en fazla başvurduğu yollardan biridir. Ancak Batı bunu<br />
propaganda yöntemlerini kullanmadaki uzmanlığıyla tersine çevirmeyi, lehine<br />
yönlendirmeyi veya örtbas etmeyi başarır. Kapitalizmin doğusunda bile ilkel<br />
şiddet dürtüsünü pazarlama vardır.</p>
<p>Osmanlı‘nın güç kazanmasıyla Doğu’yu arzu ettiği gibi yağmalayamayan Batı,<br />
yeni uygarlıkların; sanat eserlerini, kültürlerini, doğal zenginliklerini çalmak<br />
için yeni bir kelime yumurtlar; Keşif.</p>
<p>Keşifler hep ne hikmetse tatlı tesadüflerin sonucudur ama -artık nasıl<br />
oluyorsa- hep bir misyoner ekip kaşiflere eşlik eder ve her keşfin sonunda<br />
keşfedilen uygarlık talan edilir.</p>
<p><strong>Bütün bu yağmaların felsefi platformdaki adı nedir dersiniz?<br />
</strong></p>
<p><strong>Hümanizm… </strong></p>
<p>Şark kafası entrikaya basmaz. Bu yüzden her türlü modernist spekülasyona<br />
açıktır. Ve yine bu yüzden yılın 362 günü gözlerden ırak işlenen bir fiil, geri<br />
kalan 3 günde alenen işlendiğinde adını <strong>&#8220;katliam“ </strong>koyar.</p>
<p>Velevki o fiil kendi kültürünün bir parçası, dininin vaazı olsun.</p>
<p>Hatta bu fiil insanlık tarihi kadar eski olsun&#8230; O kadar eski olsun ki,<br />
tarihteki ilk uygulanış şeklinin &#8220;kurban“ları &#8220;insan“ olsun.</p>
<p>Ve hatta hatta onu uygulayanlar da yine, olayın en insanı şeklini &#8220;katliam“<br />
diye nitelendiren Batılı kafaların dedeleri, pek hümanist Batılı Hellenler<br />
olsun.</p>
<p><strong>Nasıl mı?</strong></p>
<p>Batı’nın tarihteki ilk yağmalarından birine gidiyoruz. Dardanel‘e, yani Truva<br />
savaşına…</p>
<p>Yer Euboia yarımadasının karşısındaki bir liman: Aulis. Truva’yı talan etmeyi<br />
aklına koymuş olan çapulcu Akha gemileri Aulis’de toplanmış, Truva’ya doğru<br />
harekete geçebilmek için rüzgarı beklemektedir. Rüzgar bu barbarların canavar<br />
iştahına aşinadır. Onları vazgeçiremeyeceğini bilir ama meltem yüreği el vermez,<br />
kararsız kalır ve esmez… Bir rivayete göre on yıl direnir ve nefesini tutup<br />
kuytulara çekilir. Bu sürenin sonunda Agamemnon ordunun kahini (sonradan<br />
bunların adı misyoner oldu) Kalkhas’dan rüzgarın derdinin ne olduğunu<br />
öğrenmesini ister. Bilici Kalkhas’ın belkide bildiği tek şey kendisine &#8220;bilici“<br />
diyenlerin derin cehaletiydi. Hellenlerin zaaflarını da iyi bilen kahin transa<br />
geçer, renkten renge girer, efsunlu kelamlar eder ve canavarları tatmin edecek<br />
bir yalan yumurtlar.</p>
<p><strong>&#8220;Artemis’in bir keçisini yakalayıp lüpletmişsin. Artemis keçisinin<br />
yerine kızını ister. Kızın İphigeneia&#8217;yı Artemis’e kurban etmezsen rüzgar<br />
esmeyecek“</strong> der.</p>
<p>Tez İphigeneia çağrılır. Kız süslenir püslenir ve kurban sunağına boylu<br />
boyunca uzatılır. Artemis dayanamaz. Kızı sunaktan kucaklayıp kaldırır ve yerine<br />
bir geyik koyar. Rüzgar bu düşük zekalı haramilerin daha fazla masumun kanına<br />
girmesinden korkar ve eser… Ancak yabaniler Truva katliamının ardından<br />
yüzbinlerce Anadoluluyu kurban ederek insan kurban etme geleneklerine devam<br />
ederler.</p>
<p><strong>Hikayedeki bazı detaylar oldukça tanıdık değil mi? </strong></p>
<p>Her ne kadar bu efsane daha ziyade İslam antipatizanı çevrelerin, Kur’an’daki<br />
hikayelerin çok tanrılı dinlere dayandıkları, dolayısı ile batıl oldukları ile<br />
ilgili iddialarının bir delili olarak kullanılsa da, özünde Kurban geleneğinin<br />
ne kadar kadim bir gelenek olduğunun ispatıdır.</p>
<p><strong>&#8220;Din“</strong> kaynağı ilahi olan ancak insani, yani beşeri<br />
birikimlerin şekillendirdiği bir havuzdur. Nitekim Kur’an da zaten &#8220;ilk“ değil,<br />
&#8220;son“ kitap olduğunu söyleyerek, kendisinden önce gelen dinlere, peygamberlere<br />
ve kitaplara vurgu yapar. Kurban geleneğinin bu eskiliği bizi ilahiliği<br />
konusunda şüpheye sevketmez. Bilakis insani gerekliliği konusunda tefekkürlere<br />
sürükler.</p>
<p><strong>Gelelim konunun İslamî tarafına… </strong></p>
<p>Mekke peygamber döneminde olduğu gibi, cahiliye döneminde de Arap<br />
kabilelerinin yılda birkez ibadet ve ticaret maksadıyla toplandıkları kutsal bir<br />
merkezdi. Yerleşik yapılarda ödenen vergileri dağıtmak ve hizmete dönüştürmek<br />
kolaydır ancak göçebeliğin yaygın olduğu coğrafyalarda sağlıklı üleşim için<br />
kabileleri bir araya getirmek gerekir. Yılda bir defa yapılan bu toplantı<br />
yerlilerin refahını artırırken, göçebelere de bir pazar fırsatı tanıyordu.</p>
<p><strong>&#8220;Hacc“</strong> esasen Kurban kesmek için gerçekleştirilen kutsal bir<br />
seyahatti.</p>
<p>Kur’an’da Kurban Hacc‘la birlikte zikredilir. Kurban yalnızca et yüzü<br />
görmeyenlerin ete doyması değil, göçebe kabilelere yetiştirdikleri hayvanları<br />
ekonomiye aktarmaları için bir imkan sunmaktı.</p>
<p>Kurulan pazarlarda alışverişler yapılıyor, satılan ve kesilen kurbanlıklarla<br />
da garip gurebanın yüzü gülüyordu. İşte bu yüzden kurbanlık konusuna getirilen<br />
sınırlandırmaların hepsi (kurbanlığın mümkünse dişi olmaması ve en az iki<br />
yaşında olması gibi) hayvancılık ekonomisinin devamlılığı için alınmış<br />
tedbirlerdir.</p>
<p>Hacc aynı zamanda siyasi otoritenin göçebe kabileler üzerindeki tesirini<br />
hissettirebileceği bir buluşmaydı. Bu anlamda çok güçlü siyasi bir etkisi de<br />
vardı.</p>
<p>Demekki Hacc’dan amaç sosyal adaleti, ekonomik eşitliği sağlamak; coğrafi<br />
veya sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmak için buluşmaktır.</p>
<p>Kur’an’a göre Hacc tıpkı oruç, zekat gibi her yıl yerine getirilmesi gereken<br />
bir farzdır.</p>
<p>Farz Mekke’ye gitmek değil, bir zamanlar Mekke’ye gidilerek<br />
gerçekleştirilebilenleri içinde bulunduğumuz çağın imkanlarıyla hayata<br />
geçirebilmektir.</p>
<p>Yani Hacc sınırları ortadan kaldırmaktır.</p>
<p>Hacc yekbütün olmaktır.</p>
<p>Hacc sosyal eşitliğin, adil üleşimin tesisidir.</p>
<p>Hacc dünyanın dört bir tarafından, tüm müslümanlarla iletişimdir.</p>
<p><strong>Hacc faal olmaktır, üretmektir, paylaşmaktır. </strong></p>
<p>Bugün en anlamlı Hacc Suudi Arabistan’a; ilim, irfan, teknik bilgi ve sanat<br />
ihraç etmektir.</p>
<p>Dahası, Suudi şeyhlerini, krallarını silkeleyerek kendilerine<br />
getirmektir.</p>
<p>O coğrafyadaki doğal zenginliklerde tüm İslam coğrafyasının hakkı olduğunu<br />
hatırlatmaktır.</p>
<p>Hacc ritüelinin bir prosedürü olan <strong>“Kurban”</strong> ise adil<br />
paylaşımın sembolik bir ifadesidir sadece.</p>
<p>Kurban’ın mesajları arasından yalnızca <strong>“fakirler et yesin”<br />
</strong>mesajını alıp, konuy<strong>u “al kasaptan dağıt yoksula”</strong><br />
basitliğine indirgeyenler, Hacc ve Hacc’ın hedefi olan Kurban’ın ruhundan<br />
uzaklaşmışlardır. Bu yozlaşmada hiç şüphesiz bazı gıda üreticilerini, kimi<br />
islami kuruluşların düzenledikleri organizasyonlarla “kaçak et kesme fırsatı”<br />
telakki ettikleri bu zaman dilimlerinde hedeflerine daha rahat kavuşturmalarının<br />
büyük payı vardır.</p>
<p>Kurban sıradan bir gelenekten, hatta bir ibadetten daha fazlasıdır.</p>
<p>Kurban bereket, lütuf ve hikmetlerle dolu bir ritüeldir.</p>
<p>Çünkü; Kurban küçük çiftçi için aracısız tek satış olanağıdır.</p>
<p>Kurban yoksul üreticinin diğer zamanlardaki kaybını az çok telafi edebilmesi<br />
için yegane fırsattır.</p>
<p>Kurban eli bıçak tutan işsizler için üç beş günlük rizik kapısıdır.</p>
<p>Türkiye’de THK ve çok sayıda vakıf Kurban derileri sayesinde ayaktadır.</p>
<p>Kurban yan etkileriyle birlikte her açıdan “ekonomik canlılık”tır.</p>
<p>Kurban yaşamın kaçınılmaz vahşetine tanıklık etmek suretiyle bir toplumsal<br />
enerji boşaltımı sağlar.</p>
<p>Kurban ilkel avcılık ve toplayıcılık dönemlerinden genetik olarak<br />
bilinçaltımızda kalan şiddet insiyakını çocukken çocukça bir şekilde<br />
yaşayamayanlar için deşarj olma fırsatıdır.</p>
<p>Hepsinden daha önemlisi; Kurban bayramı Türkiye’de tükenen hayvancılık<br />
sektörü için doğal bir sübvansiyondur.</p>
<p><strong>“AB yolunda sınıfta kaldık”</strong>,<strong> “AB standartları bir<br />
sonraki kurbana” </strong>gibi kışkırtıcı manşetler, Kurban Bayramlarında<br />
yaşanan kaosu düzeltmek gibi iyi niyetlerle atılan manşetler değildir. Bu<br />
manşetleri atanların siyasi ve ticari hedefleri vardır.</p>
<p>Siyasi hedef, <strong>“Türkiyeyi endüstri ülkesine dönüştürmek”</strong> gibi<br />
her cahil ve modernist kulağa hoş gelen çok tanıdık bir beyaz yalanın ekseninde<br />
hayvancılık ve tarım sektörünü yok etmektir.</p>
<p>Ticari hedef ise büyük et tekellerinin kurban organizasyonu adı altında et<br />
satmalarını sağlamaktır.</p>
<p>Kurbanlık satıp üç beş kuruş kazanmak için köyünden kalkıp büyük kentlere<br />
gelen, gelmek zorunda bırakılan taşra tüccarlarının yaşadıkları yabancılıkların<br />
ve saçma sapan Kurban organizasyonlarının doğurduğu bir takım istisnai<br />
hadiseleri abartılı bir dille çarşaf çarşaf gazetelerine taşıyanlar, prime time<br />
televizyonlarda yayınlayanlar, İspanya’daki boğa güreşlerini öve öve<br />
bitiremezler.</p>
<p>Boğa Güreşi, yani hayvanı yaralayıp kan kaybıyla ölümün eşiğine getirene<br />
kadar hırpaladıktan sonra, sırtından kalbine son bir darbe ile öldürmek…</p>
<p>Amaç ne yoksullarla üleşim ne de et ziyafetidir.</p>
<p>Amaç eğlencedir…</p>
<p>Fransa, İspanya, Portekiz’de tamamen legal olan bu cinayet İtalya’da daha<br />
yeni yasaklandı.</p>
<p>Yaklaşık 20 yıldır Avrupa’da yaşıyorum ve daha hiçbir televizyon<br />
kanalında<strong> ‘bu vahşet bitsin artık’</strong>,<strong> ‘Avrupa olarak<br />
sınıfta kaldık’</strong>,<strong> ‘İlkeliz ve vahşiyiz’ </strong>gibi alt<br />
yazıların refakatinde bir boğa güreşi izlemedim. Oysa resimler ne kadar çok<br />
bizde Kurban Bayramında kanallarda resmi geçit yapan kanlı fotoğraflara benzer.<br />
Aradaki büyük fark gözlerden uzak tutulur. Bizde amaç hayvanı bir an önce<br />
yakalayıp açısını dindirmektir. Boğa güreşinde ise amaç hayvana daha çok acı<br />
çektirmektir.</p>
<p>İspanyollar kadar hararetli bir millet olduğumuz da kesin. Ekranlardan<br />
kırmızı şal sallar birileri ve burnumuzdan alevler fışkırtarak saldırırız Kurban<br />
Bayramlarımıza.</p>
<p>Çocuklarımızın yanında kavga ederiz, yalan söyleriz, çalarız, küfrederiz ama<br />
Kurban kesmeye sıra gelince vicdanlarımız dile gelir. Bize bunu salık veren de<br />
boğa güreşini (aslında boğa dövüşü olacak ama neyse) İspanya’nın geleneksel<br />
sporu olarak sunan boyalı kanallardan birinin çok medeni, çok modern<br />
sunucusudur.</p>
<p>Kurban kesmek bir toplumu vahşi veya ilkel yapmaz&#8230; Kurban’ın amacı da,<br />
kendisi de vahşetle, dehşetle, şiddetle ilintili değildir. Yaşananların tek<br />
nedeni açgözlülük ve görgüsüzlüktür. Otomobil vahşi bir araç değildir. Trafiğe<br />
çıkmak da insanı canavar yapmaz ama nasıl bilgisizliğimizle trafik terörü diye<br />
birşey doğurduysak, komplekslerimizle ve hırsımızla bayramımızı kendimize,<br />
çevremize zehir ediyoruz. Hatalarımızı saklayamayacak veya lehimize<br />
çeviremeyecek kadar entrikalardan uzak bir kültürle yoğrulduğumuz için de<br />
malımızı orta yere seriyor ve saflığımıza yenik düşüp kendi bayramımızın düşmanı<br />
kesiliyoruz.</p>
<p><strong>Çözüm basittir.<br />
</strong></p>
<p>Belediyeler üç günlük Kurban rantından vazgeçerek, bu saçma sapan Kurban<br />
organizasyonlarını sonlandırırlar. Taşralı çiftçi şehre, yani müşterinin ayağına<br />
getirilmez. Müşteri çiftçinin ayağına gönderilir. Şehre asla hayvan sokulmaz,<br />
müşteri köye veya hayvan çiftliklerine gider. Köylerde açık alanlarda, yani<br />
çayırlık yerlerde Kurbanlar kesilir, atıklar toprağa gömülür ve üzerleri<br />
kapatılır.</p>
<p>Bu kadar basit bir yol neden belediyelerimizin aklına gelmez?</p>
<p>Gelir tabi, gelir ama pasta büyüktür…</p>
<p>Kurban çocuklar için de bir tehlike değildir. Kurban kesimini izleyen çocuk<br />
patatesin ağaçta yetiştiğini sanan çocuktan daha sağlıklı büyür. Tabağına düşen<br />
nimetin hangi prosedürlerden geçerek ona ulaştığını bilir, bu bilinçle doğaya ve<br />
doğasına sahip çıkar.</p>
<p><strong>Özetlersek:<br />
</strong></p>
<p><strong>Kurban kesmek hayvan katliamı değildir. </strong></p>
<p>Hayvan katliamı deterjan kullanmaktır, güneş yağı sürüp denize girmektir,<br />
fabrika atıklarını doğaya savurmaktır. Kurban kesilirken ortaya çıkan israf ve<br />
hijyen sorunu organizasyon sorunudur.</p>
<p>Türk televizyonlarında her Kurban bayramında gösterilen ve her birimize<br />
ezberletilen vahşet görüntüleri istisnai vakalardır. Asıl vahşet hemen hergün<br />
mezbahalarda da yaşanan bu tür arızaların prime time da evir çevir<br />
gösterilmesidir.</p>
<p>Dünya üzerinde herkes vejeteryan olsa dahi, evcilleştirilmiş hayvan<br />
üretilecek ve öldürülecektir. Aşağı yukarı tüm endüstri dallarında en sağlıklı<br />
ve doğal malzemelerin tamamı hayvansaldır.</p>
<p><strong>Kurban adil bir paylaşımın olmadığı dünyada fakire verilen yıllık<br />
rüşvettir. </strong></p>
<p><strong>Hayvanseverler Kurban’dan<br />
önce çocukluğumuzun kınalı kekliklerinin, sincaplarının, sakalarının niçin yok<br />
olduklarını sormalıdır. Hayvanseverlik vejeteryanlıktan daha fazlasıdır…<br />
</strong></p>
<p><strong>Ezcümle, </strong></p>
<p><strong>Ey iman edenler</strong>, Size bayram olarak sunulan bu sayılı<br />
günlerde yapılan modernist şamatalara kulak asmayın! Kurban kesin, kestirin!<br />
Besleyip büyüttüğünüz veya kesmek amacıyla satın aldığınız Kurbanların<br />
etlerinden yiyin ve yedirin.</p>
<p><strong>Ey iman edenler Kurban olayım Kurban Kesin…</strong></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=738</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biz Sadece Sevgi İstiyoruz Abi!</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=732</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=732#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Oct 2011 20:56:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=732</guid>
		<description><![CDATA[Adilmedya editörlerinden Kadir Bal’ın sokak çocuklarıyla çektiği görüntüleri izliyoruz. Ekranda konuşan çocuğun gözbebekleri, gözleri kilitleyen iki siyah mıknatıs gibi&#8230; Kalbimize çöreklenen yosunlu bir kaya parçasını yuvarlamak ister gibi kuruyor cümlelerini; zorlanarak, ara sıra tıkanarak… Böcekler kaçışıyor kılcal damarlarımıza, iliklerimize, aklımıza doğru. Solucanlarımızı saklayacak yer bulamıyoruz, utanıyoruz. Gerçekten utanıyor muyuz? Elindeki torbadan bir nefes çekiyor. Okulu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D732"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Adilmedya editörlerinden Kadir Bal’ın sokak çocuklarıyla çektiği görüntüleri izliyoruz.<br />
Ekranda konuşan çocuğun gözbebekleri, gözleri kilitleyen iki siyah mıknatıs gibi&#8230; Kalbimize çöreklenen yosunlu bir kaya parçasını yuvarlamak ister gibi kuruyor cümlelerini; zorlanarak, ara sıra tıkanarak… Böcekler kaçışıyor kılcal damarlarımıza, iliklerimize, aklımıza doğru. Solucanlarımızı saklayacak yer bulamıyoruz, utanıyoruz.<br />
Gerçekten utanıyor muyuz?<br />
Elindeki torbadan bir nefes çekiyor. Okulu kırmış, sevgilisiyle yanyana bir kenar mahalle kafesinde nargileyle demlenen uçarı delikanlının keyfi yok bu çekişte. Alçakların, hainlerin, sahtekarların, hep banacıların, hırsızların, yolsuzların, zorbaların, riyakarların kirlettiği havayı solumaktan hicap duyan, onun yerine tinerli oksijeni tercih eden isyankar bir çalım var o torbayı tutuşta. Atıldığı köprünün basamaklarını çıkmaya güç yetiremeyip altını yuva yapan bir yavru kedinin sarhoşluğuyla;<br />
Biz sadece sevgi istiyoruz abi!<br />
diyor…<br />
Kulağımdan tutup sürükleye sürükleye kara tahtanın önüne götürüyor beni bu cümle. Bütün bildiklerimi teker teker tekrarlatıyor. ABC yi yeniden söktürüyor, felsefeyle sınıyor; biyolojiyle, psikolojiyle, sosyolojiyle ensemi tokatlıyor ama yok… Sadre şifa tek ilmi kırıntı, bilimsel tesbit, ontolojik ayrıntı bulamıyor.<br />
Otur, sıfır!<br />
diye bir ses çarpıyor vicdanımdan aklımın duvarına.<br />
Hayır biz bu sınıfı geçemeyeceğiz!<br />
Sonsuza kadar, “sokak çocukları” diye mimlediğimiz, tinerci çocukların mağdurları(!) için çarpacak yalnızca; çıkarcı, solucanlı, ritmi bozuk kalplerimiz.<br />
Bir kapkaç vakasında makyaj torbasıyla, avon kataloğunu kaybeden frapan hanım için üzüleceğiz hep.<br />
Gittikçe genişleyen kalçalarımıza artık dar gelen koltuklarımızdan izlerken o kirli ama masum yüzlerin intikam haberlerini, elimizdeki kolayı lıkırdatıp “Vay haytalar! Vay hırsızlar!” diye geğireceğiz.<br />
Yırtık postallarıyla arka mahallelerden, merdiven altlarından, inşaatlardan, hijyenik semtlerimize taşıdıkları çamuru yine onların uzattığı kağıt mendillere silip çöplüğe gömeceğiz.<br />
Çöplüklerden siyah çocuk toplayanlara çemkirip, azalan nüfus yaygaralarıyla sandıklardan oy toplayanlara faal gecelerimizde beyaz döller vereceğiz.<br />
Fildişi kulelerimizden ahkamlar kesip; kadınını örselendikçe kokusu güzelleşen güller gibi seven, çocuğunu kavak sanıp daha fidanken boynunu eğen, dizini dövmeye kıyamadığı için kızını dipçikleyen bir milletten sokak çocukları için sağduyu beklemeye devam edeceğiz.<br />
Ve hiçbir zaman “en az üç çocuk!” diyenlere, “al sana üç yüz çocuk!” diyen sokak çocuklarının abisi Kadir kardeşimizin gösterdiği cesareti gösteremeyeceğiz.<br />
Çünkü biz, rengi ağarmış gömleğinin kolunu sıyırıp jiletle doğradığı kollarını kameraya gösteren kara çocuğun kanlı isyanının şifresini hiç çözemeyeceğiz. Onu da diğerleri gibi beynimizin arka odalarına kilitleyip lateks döseklerimizde pembe nevresimlerimize dolanacağız. Aynı saatlerde kaldırımların koynunda bir çocuk, bu dingil dünyanın çarklarında doğranan yaralı kollarını dolayacak sıcak bir boyun arayacak.<br />
Biz sadece sevgi istiyoruz abi!<br />
feryadını ise sadece Kadir kardeş gibi müstesna kulaklar duyacak…<br />
İlgili haber ve video:<br />
<a href="http://www.adilmedya.com/haber.php?id=19719">http://www.adilmedya.com/haber.php?id=19719</a></p>
<p>&nbsp;</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=732</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hitit Güneşinin Yeniden Doğuşu</title>
		<link>http://www.eminearslaner.com/?p=728</link>
		<comments>http://www.eminearslaner.com/?p=728#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 18:58:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'ın Gizlenen Gerçekleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.eminearslaner.com/?p=728</guid>
		<description><![CDATA[Dün, Hitit güneşi yeniden doğdu. Minareleri yalayıp, sevimli Ankara kedilerini ısıtarak; “sizden önce ben vardım, hep buradaydım. Medeniyetin yeşerdiği, uygarlığın şekillendiği coğrafyanın sembolüydüm, hatırladınız mı?” dedi ve onu hafızalardan silmeye çalışanların kalplerine alevden oklarını fırlata fırlata Ankara semalarına yerleşti. Tarih dün yeniden tekerrür etti ve Truva’da, Çanakkale’de dökülen kanlarla sulanan topraklarda çevrilen entrikaların Hitit güneşinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fwww.eminearslaner.com%2F%3Fp%3D728"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif&amp;style=normal&amp;b=2" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Dün, Hitit güneşi yeniden doğdu. Minareleri yalayıp, sevimli Ankara kedilerini ısıtarak; <em>“sizden önce ben vardım, hep buradaydım. Medeniyetin yeşerdiği, uygarlığın şekillendiği coğrafyanın sembolüydüm, hatırladınız mı?”</em> dedi ve onu hafızalardan silmeye çalışanların kalplerine alevden oklarını fırlata fırlata Ankara semalarına yerleşti.</p>
<p>Tarih dün yeniden tekerrür etti ve Truva’da, Çanakkale’de dökülen kanlarla sulanan topraklarda çevrilen entrikaların Hitit güneşinin emzirdiği o taştan sabra nasıl yenik düştüğünü gösterdi.</p>
<p><strong><em>“Ya sabır!” </em></strong>çekerek, bir Yunus Emre tevazusuyla bugünü beklemişti Hitit güneşi. Onu tahtından indirdiklerini sanan şaşkınları mütebessim ve heybetli bir edayla Anadolu’nun böğründeki köşesinden sessiz sedasız izlemişti. Avrupalı arkeologların vicdanlarına terkedilmiş izbe harabelerin yamacında her sabah aynı kızgın sancılarla doğmuş ve her akşam aynı kızıl şualarını serpe serpe batmıştı.</p>
<p>O hep oradaydı. Velev ki yok saysınlar, velev ki okumasınlar onbin asırlık yorgun tarihin sızlayan satırlarını. Hitit güneşi bir Amazon kadınının iki ağızlı satırını (Labris) alıp eline, satır satır tepelerine vura vura okutacak o satırları Hellenizmle uyuşturulan zihinlere… Dalga dalga ışığa gark ettiği toprakları cehalet çamuruyla örtmeye çalışan Hellen uzantılarına <em>“çekilin önümden!”</em> diyecek. <em>“Çekilin önümden, çünkü daha aydınlatılması gereken çok karanlık beyin var!”</em> diyecek.</p>
<p>Ve devam edecek:</p>
<p><strong><em>“İda dağlarının zirvelerinden Olemp‘e savurduğum zaman saçlarımı, önce Promete’nin meşalesini, sonra onunla Zeus’u  tutuşturup küle çeviren bendim! İda da benimdi, Olemp de… Ben uygarlığın ateşiydim. Sen Zeus’un uzattığı pusulayla Olemp’i Hellenistan civarlarında döne döne ararken, ben Çıralı’da  cayır cayır yanıyordum, hala yanıyorum.</em></strong></p>
<p><strong> Sen kör, sen sağır, sen hareket eden Hellen heykeline çevrilmiş Anadolu çocuğu!</strong></p>
<p>Havva’nın hamuru benim ısıttığım Anadolu toprağıyla yoğruldu. İnsan eliyle ekilen ilk tohumu senin yurdunda öperek, okşayarak büyüttüm ben. Önce hoyrat ataerkiyi, sonra köleliği ve faşizmi, ardından kan yağmuruyla yıkanan emperyalizmi ve Hermes’in tilki zekasıyla çerçevelenen ticaret hinliğini tatmadan önce, senin topraklarından  şırıl şırıl; ilim, sanat, aşk ve felsefe fışkırıyordu.</p>
<p>Miletoslu Thales’i kucaklayıp aklını ışık tufanına boğarak, ne zaman tutulacağımı (güneş tutulması) bir yıl öncesinden hesap ettiren ve saatimi (güneş saati) icat ettiren bendim. Hititliler rüzgar yeleli vahşi atları evcilleştirirken, onları sıcak kollarımla kucaklayarak tebrik ettim. Perikles’in Atina’sı sokaklarda giderilen ihtiyaçlardan dolayı veba salgınıyla kırılırken Hippodamos’un kurduğu kanalizasyon şebekelerinin sırrını çözemeyen ve adına <em>“Labirent” </em>diyen Hellenleri kahkahalarla izledim. Girit’teki bu lağım sistemini hala labirent olarak anlatan Avrupalı mitologları gördükçe kahkahalarım bıçak gibi kesildi ve senin adına, senin için ağladım.</p>
<p>Plautus’un, Menander’in, Terentius’un, Apollodor’un, hatta Fransız yazar Moliere’in kimlerin havuzundan su taşıdıklarını ben biliyorum ama sen bilemedin. Anadolu’daki seyirlik köy oyunlarının kanavalarında, halk tiyatrolarında, onların eserlerinin asıllarını ben izledim, sen izleyemedin. Ezop’un nasıl La Fontaine olduğunu, Shaekspeare’in oyunlarındaki  kahramanların yarısından fazlasının niçin İngiliz olmayan kahramanlardan oluştuğunu soramadın hiç. İskenderiye<br />
kütüphanesi sen bunları görme, bilme, ortaya dökme diye tutuşturulurken, ben kurutmaya çalıştım Anadolulu bilgelerin gözyaşlarını.</p>
<p>Ben senin güneşindim Anadolu çocuğu! Beni silerken amblemlerden kendini siliyordun hiç farketmeden. Benim gibi ulu bir mirası batıl addetip Hellenlere armağan ettin ve yakın tarihine gömüldün. O tarihi de Osmanlı ve İnkılap tarihi diye ikiye bölüp, paçavraya çevirirken, halkını birbirine düşman edeceğini getirmedin aklına. <em>“Güneş balçıkla sıvanmaz”</em> gerçeği çok tekrarlanmaktan aşınmış, içi boş bir tekerleme olup  yapıştı kaldı ağzına. Üflemekle söndürebileceğini sandın beni.</p>
<p>Bak işte yeniden doğuyorum. Tükettiğin balçığa ve nefese aldırmadan, seni de diğerlerinden ayırmadan sarıp sarmalıyorum. Çünkü ben güneşim! Din, dil, mezhep ayırmadan herkesi kucaklarım. Ama, güneş tutulursa karanlığa gömülür dünya. Sen sen ol,  bana meydan okuma!”</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.eminearslaner.com/?feed=rss2&#038;p=728</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

