Yükleniyor..

Emine Karahocagil Arslaner

İnşa yayınları

Web sitemizde, 10 kategori'de, 199 adet makaleye yazılmış, 29 yorum bulunmaktadır.

    1

    Bırakma Beni

    Facebook'ta Paylaş ~ Twitter'da Paylaş ~ Friendfeed'ta Paylaş ~ Google'da Ara ~ Yorum Yap!

    Tuşları adeta tırmalıyor, kelimeleri ekrana birer ateş topu gibi fırlatıyordu.

    „Miladımsın sen benim. İkiye böldün mazimi; senden öncesi, senden sonrası…Senden öncesi karanlık, senden sonrası dağınık. Silemiyorum zihnimin kara tahtasında bıraktığın izleri. Kırılmış bir kadeh gibiyim, darmadağın… Hiçbir faraş toplayamıyor beni. Koyamıyorum yerine kimseleri. “

    Backspace tuşuna basıverse şimdi ve silebilse geçmişindeki bütün imla hatalarını. Tab tuşuna sadece bir kere dokunmuştu oysa, onun bu kadar uzaklaşabileceğini düşünmeden. Fareyi kırmızı çarpı tuşuna götürdü. Gelen uyarıya „saklama bu zırvalıkları“ emrini verip kapattı bilgisayarını.

    Mümkünle imkansızı, beyazla siyahı, yaşamla ölümü, doğruyla yanlışı birbirine bağlayan pamuk ipliğin çözülmesinden ürktüğü için kendisini dört duvara hapsederek hayatın kıyısına fırlattığı o tütsülü gecelerden biriydi, çok iyi hatırlıyordu, çok iyi… Yalan bir dünyanın göbeğinde ama gerçeğin kıyısında bir yerlerde kesişmişti yolları. Islak bir ekim gecesi sürüklemişti onu nehrin bu tarafına. Nehrin sularında yıkanan parmaklarını salmıştı önce ruhunun kılcal damarlarına. Tiril tiril titreyen parmaklar… Suskun, kelimeden yoksun ve ürperten bir feryatla dokunarak dağlamıştı ellerini yıllar sonra.

    “Bırakma beni!”

    Bir dal gibi uzattı kollarını kırmızıya bulanmış sularda çırpınan masum bir gövdeye ve esrik bir nidayla dolandı kollarına o gövdede çarpan titrek yürek.

    “Bırakma beni!”

    Yalnız ve gizemli gölgesini takıp terkisine sızdı geceye. Nasıl da küf kokuyordu gece. Naftalin ve bozuk yumurta kokuyordu. Cinnet gibi yalıyordu kafatasını şimdi hatıralar ve kolunun teki bedeninden ayrılmış, yüzünün bir tarafı çatlamış eski bir porselen bebek gibi yansıyordu bedeni kaldırımdaki su birikintisine…  Başını gökyüzüne kaldırıp yıldızlara teslim etti gözbebeklerini. Bir parça ışık, minnaçık bir umut dilendi. İki damla yaşla geri çevrildi gözleri. Kanaatkar bir riyazetle kapattı kirpiklerini ve iç güdülerinin pusulasına teslim etti adımlarını.

    Taş duvarlarına yerleştirilmiş mumların tavanı siyaha, aktıkları yeri beyaza kestiği ortaçağdan kalma bir şatonun içinde buldu kendini. Binanın derinlerinden mi yoksa kalbinin bir yerlerinden mi, nereden geldiğinin ayrımına varamadığı tanıdık bir ses yankılandı duvarlarda;

    “bırakma beni!”…

    Hayır, bu ses ona gelmiyor, onu kendine çekiyordu. Çekim alanına doğru ilerledi. Boştu bina, bomboş… Yapılmakta olan bir ayini bozmaktan çekinircesine fısıldadı sese doğru;

    “bırakmam seni!” .

    Kimsesizleşen, boşalan beynine ne kadar çok benziyordu bu mekan. Bomboş bir kağıt havalandı hafızasında. “Buna bak” dedi o duru ses, o kağıt kadar beyaz bir ses; “buna bak uzun uzun… O zaman anlarsın içimdeki sensizliği”. Beyaz bir yürekten avazlanan, beyaz bir ses. Beyaz kadar her rengi içinde barındırıp hiç renk vermeyen ses, yutkundu ve sustu. “Susma!” demek istedi ama beceremedi. Kalbini bırakarak sırtını döndü sese. Işlanan kırpiklerini omzunun üzerinden uzatılan beyaz bir mendille sildi ve hızla uzaklaştı. Ardından fısıldanan “Hiç değilse mendili bırak, mendil ayrılık getirirmiş” cümlesinin ona sadece dış kapıya kadar refakat edeceğinden emindi. Sonra beyazdan kurtulacak, karanlığa karışacak, unutacak, unutacaktı herşeyi.

    Karanlığı, bozuk yumurta, naftalin ve küf kokusunu çekti içine. Bütün kesafetiyle hicran doldu ciğerlerine. Yıldızdan arınmış bir gecenin sabahında araladığında gözlerini, hiçbirşeyi hatırlamamaya yeminliydi. Tek kişilik ve tek gidişlik biletini, beyaz mendille kucak kucağa kıstırıp avucuna, yürümeye çalışan ama sadece sürünebilen bir hayalet gibi oturdu otobüsteki koltuğuna.

    Şehrin kirine, toz banyosuna, kalabalığa, şamata ve gürültüye karışırken gevşeyen parmaklarının arasından uçup giden mendilin peşinden birkaç adım sürüklendi önce, sonra vazgeçti. Nuh tufanı gibi başlayan günlerin, telefon sağnaklarının, kağıt bombardımanlarının, aşansör boşluklarının, market reyonlarının, trafik kuyruklarının arasında savrulurken, bir cümle tıklattı bilinç altını; “Hiç değilse mendili bırak, mendil ebediyen ayrılık getirirmiş”…

    Hangi merdivenin basamağına, hangi kaldırımın köşesine, hangi duvarın ardına bıraktığını bilemediği beyaz mendili arama, bulma arzusuyla kavruldu içi. Bir kıyısına “bırakmam seni” yazdığı beyaz bir kağıt mendili itinayla katlayıp beyaz bir zarfa yerleştirdi ve nehrin sularında yıkanmış ıslak parmakların sahibine doğru çıkardı yola. Bir hafta sonra posta kutusunda acı bir sürpriz onu bekliyordu. Beyaz bir zarfın üzerine el yazısıyla düşülmüş siyah satırları gözyaşlarıyla ıslattı; Mektubun geri iade nedeni: Adresteki kişiye ulaşılamamıştır…

    “Adresteki kişiye ulaşılamamıştır!” bilgisi yapıştı kaldı gözlerine. Sonra yavaşça aktı dudaklarına. Birkaç kere tekrarladı cümleyi, inanmaya çalışarak ama başaramayarak…

    Titreyen parmaklarıyla okşadı klavyenin tuşlarını ve ürperten bir çığlık yankılandı beyaz camda;

    “Bırakma beni!”

    Etiketler:

    Yorum Yapmak İster misin?

    • B.EMRAH ZEYDAN diyor ki ;
      17 Aralık 2009, 02:35

      13 HAZİRAN VE BİR GÖNÜL DARBECİSİ’NİN İSYANI

      Üsküdar’ı ve Kızkulesi’ni onunla sevdim.Fındık kabuğu rengi saçları vardı.Gözleri de çok güzeldi.Gün geçtikçe tüm enerjisini üzerime akıtıyordu sanki.Bana en yakın beni en çok anlayan ve düşünen oydu.Aykırıydı benim
      gibi.Bazen de anlaşılmaz.Komplike duyguları vardı.Hayat onun için asla planlanmış bir hayat değildi.Genelde,kendi iç dünyasında “an”ı yaşardı.Bazen bana bile tahammülü olmazdı.Kızardı ama özlerdi beni..Hiç kimsenin onu
      anlayamadığını düşünürdü zaman zaman.Ben ise onu keşfe çıkan bir gezgin gibiydim.Gezmeyi çok severdi.Her yeni gün onun dışarı çıkması,benim için potansiyel bir merak gününe dönüşürdü.Tek başına seyyahlar gibi dolaşırdı koca İstanbul’u.

      Moda,sanat,alışveriş,kitap ve daha sayamayacağım bir çok şeye meraklıydı.Sergi ve paneller onun için zamanı belli olmayan birer ödül gibiydi.Günlerce hiç yorulmadan İstanbul’u karış karış gezebilirdim onunla.Ne çok isterdim…O hiç kimseydi.Hiç kimsede olmayan bir şeyler vardı onda ve bu beni inanılmaz heyecanlandırıyordu.Hiç kimse onun kadar hoşgörülü değildi hayatımda….O bambaşkaydı.Sıcağı sevmezdi.Yağmur o’na aşıktı sanki.Ben ise,ruhum Kızkulesi semalarında,yanan bir şehirde ona uzak yaşıyordum.
      İstanbul sonbaharında incecik giyinir,telkinlerimi pek dikkate almazdı.Aklım hep onda kalırdı.”Kalın giyindi mi,üşüyor mu acaba?” diye.Kalabalığı ve gürültüyü sevmezdi.İstanbul’u en sessiz haliyle yaşamayı
      severdi.Benim şehrim o’na pek yabancıydı.Bana hep “Sen oraya ait değilsin,orada olmamalısın.”deyip dururdu.Bende bilirdim oraya ait olmadığımı ama hep geçiştirirdim.Ben aslında o’na aittim,o’na ait olmalıydım,onun şehrinde olmalıydım.

      Arsızca her şeyi okurdu.Felsefe,Psikoloji,Dinler tarihi,Edebiyat….Bıkmadan
      ve yorulmadan,gözleri çökene kadar hemde.Edebi ruhu Elif Şafak’ı ve Orhan Pamuk’u kıskandırır gibiydi.O’nu dinlerken hayat tenefüse çıkıyordu sanki.

      Kimileri kalplerinde ilahi aşkla doğarlar.Hayatı ve insanları anlamaya çalışır,onlara merhamet duyarlar ya,O da onlardan biriydi.Hümanizm’in yeryüzündeki koruyucu meleklerinden biriydi sanki.O’nun her sözü benim için önemliydi.O ise “Ben kimim ki,abartıyorsun.”der ve her zaman ki konuyu geçiştirme kıvraklığıyla atlatırdı beni.Onu hiç kimsenin yerine koyamıyordum artık.Çünkü o bambaşkaydı….Başkaların yaptığı gibi birbirimizi tanımaya çalışmıyorduk.Konuşmalar zaten bize yabancı olmadığımız duygularımızı sanki yeniden özlemle hatırlatıyor gibiydi.Mükemmelliyetçiliği sevmezdi.İdol’ü de yoktu.İkimizde kendinden emin,güçlü,inançlı ve Allah’ın
      yarattığı her zerreye sevecen yaklaşan insanlardık.Farklılıklarımız vardı
      elbette.Olasılıkları pek kafasına takmazdı.Dua eder,kendini Allah’a teslim ederdi.Hayalleri değişkendi.Bazen içinde binlerce kitabın olduğu bir sahafçı sahibesi,bazen Nepal de bir seyyah…

      Ve bir gün telefonumda bir mesaj…”Benden de sana söz!Seni Venedik’e götüreceğim.”Bu mesaj beni çok heyecanlandırmıştı.O ve ben.Kimsenin bizi tanımadığı coğrafyalar da heryerin altını üstüne getirmek…

      Bana güvenmediği hissi beni içten içe üzüyordu ama yinede belli etmemeye
      çalışıyor,o’nu bir tanrıça gibi görüyordum..Hayallerimiz birbiriyle kardeş gibiydi sanki.O hayallerini anlatırken dayanamaz virgülle karışık noktalar koyardım..Kendimi arkadaşlarıyla kıyaslamamı sevmezdi ve çok kızardı.Bana,”Sen kendini başkalarıyla nasıl kıyaslarsın,hepinizin yeri ayrı.Tabi ki sen başkasın” derdi.Biliyordum, hiç kimseyle benimle konuştuğu gibi konuşmuyordu,hiç kimseyle benimle paylaştıklarını paylaşmıyordu ama egoist duygularım tavan yapıyordu bazen.O’nu paylaşamıyordum sadece.Dünyada ki tek doğru o olmuştu benim için.O bambaşkaydı…

      “Çok yoruluyorsun.Bedenine bu kadar eziyet niye?”diye sorardı.Ben de,”Çalışmam gerekiyor.”der ve geçiştirirdim.Beni,benden daha fazla düşünür ve ruhuyla kollardı sanki.

      İki farklı ama aynı insan hayatlarında ki zıtlıkları görerek yaşabilir mi?Ben yaşanabilirliği savunuyordum.Ben içki içer,o renkli görünen gece hayatının aslında o renksiz yaşantısına dalarken,o namaz kılıp Allah ile buluşurdu.

      Arkadaşlarımla çıktığım gece gezmeleri son zamanlarda eğlenmekten çıkıp,bir vicdan muhasebesi dersine dönüşmeye başlamıştı.İskandinav,Sırp,Rus ve diğerleri.Hepsinde ki ortak noktalar alkol,sigara ve parfüm kokularıydı.Ve ortam hep seks kokuyordu.

      Gece gezmelerini azaltmaya başlamıştım.O’na
      haksızlık ettiğimi düşünüyordum.Bu yüzden tartışmalarımız da olmuştu.O’nu ihmal etmiştim birkaç kez.Artık gece iş yerimden çıkıp evime gidiyordum.Bütün bunlar bir sismograf tarafından birikiyor ve orada
      kaydediliyordu sanki.Yapmam gerekeni yapıyordum artık.Ama o’na verdiğim değeri hiç kimseye vermiyordum,veremezdim.Allah’ın bana verdiği ruhu ondan daha iyi kim bilebilirdi Ben,”ben”i biliyordum.Yanlışlarım doğrularımı götürecek kadar çok değildi ki.Hayat tarzlarımız çok farklıydı belki ama yaşamak istediklerimiz ve hayallerimiz tamamıyla aynıydı.İnsan’ı “İnsan” olduğu için seviyorduk.Dini,dili ve ırkı bizim için hiçbir anlam ifade etmiyordu..

      Bazen kendimizi başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir yanımız kim
      olduğumuzu bilir aslında.Bende kendimi ruhumla o’nu koruyan bir koruyucu olarak yaşıyordum.Birbirimizle konuşurken öfkelerimizi,acılarımızı ve şımarıklıklarımızı dile getirir,bazen de kendimizle dalga geçerdik.Ben sürekli söyleyeceğimi unutur,o ise cevaplamak istemediği soruyu bir master edasıyla geçiştirirdi.

      Hafızalarımız bir anlığına silinse ve biz yaşanmış her şeyi unutarak iki
      yabancı gibi yeniden karşılaşsaydık ne olurdu?Birbirimize aldırmadan geçer
      miydik yine?Yaşadıklarımızı yaşamak adına birbirimize doğru yürür müydük
      yine?Evet…yürürdük.Biliyorum.

      Ben aslında günahkar bir adamım.Helalim olmayan bir kadının ruhuna aşık oldum,onu arzuladım.Evet ben günahkarım.

      Bir Türk filminde ki kısa bir rol kesme misali…

      -Asın beni Hakim Bey

      -Otur yerine!

      -Cezamı çekmek istiyorum.

      -İtiraz reddedildi.Otur dedim sana!

      Hadi,cemaat siz verin cezamı.Çevresindeki kadınları,ruhuna aşık olduğu bir kadın için reddeden bir adamı siz yargılayın hadi!Pişman değilim.O’na ait olmak için yüzlercesini reddebilirdim.
      Deniz kenarındaki bir balıkçı kahvesinde,”Daha gidecek çok yolumuz var güzel yarim.”diyordu Leman Sam.Ve her gece onunla gideceğimiz yolların hayalini kuruyordum iletisi,”Bi tanesi sana bu,yoksun ama hissedersin,biliyorum.”olan bir mesajla…

      Bir mağrip zamanı telefonuma gelen bir mesajla ruhum onunla doluyordu yine.

      “Sen olsaydın burada Üsküdar sahilinde Kızkulesi’ne karşı sohbet ederdik.Belki de susar önümüzden geçenlerin sıradanlıklarına anlamsız yorumla bakışırdık gülümseyerek.Ben seni çekiştirirdim sergi var diye,sen
      aklında maç varken benim için zamanını kayıp dediğin bir “an”a bırakırdın.Ama mutlaka sonunda kalabalık bir otobüse binmek iktiza ederdi.Yorgun ama…mutlu.”

      Neden çok sevdiğiniz birisi sizi sevdiğini bile bile
      hayatınızdan uçup
      gider?Bir labirente girip oradan çıkamayacağını mı düşünür,yoksa bir girdapta yok olup gideceğini mi?
      Oysa ki yüreksizlik o’na hiç uğramamıştır.

      Şimdi sana sesleniyorum!

      Bu sen değilsin biliyorum..Hayat ikimize emanet.Dahası yok!Yok…Hadi gel hayatlarımız evcilik
      oynasın,hadi uçurtmama bin gökyüzüne uçalım.Aydede bize masal
      anlatsın,yıldızlar bize düet yapsın şarkılarda,Farid Farjad keman
      çalsın,ben sana şarkılar söyleyeyim…Hadi
      devam et ben ölene kadar.Kal içimde.Ben,senin olduğun İstanbul’u seviyorum,senin olduğun o Kızkulesi’ni seviyorum.Ben hala üşüyorum ama sıcağı sevmiyorsun diye bedenime ceza veriyorum.
      Ey herşeyden büyük,yakın,sevgili,kuvvetli ve herkesten merhametli,yüce ve cömert Allahım;O’nu çok sev…

      “Benden de sana söz,seni Venedik’e götüreceğim” demiştin ya…
      Hadi,sözünü tut ve beni Venedik’e götür.

      B.EMRAH ZEYDAN

    Yorum Yaz

    Yorumlarınızı Paylaşırken

    Yorumlarınızı politik,kırıcı,kaba yazmamaya özen gösterin başkalarını taciz edebilecek laflardan kaçının.Kriterlere uymayan yorumlar onaylanmıyacaktır.

    Lütfen bizimle bilgilerinizi doğru şekilde paylaşın sitemiz size Kesinlikle spam mailler göndermez