Yükleniyor..

Emine Karahocagil Arslaner

İnşa yayınları

Web sitemizde, 10 kategori'de, 199 adet makaleye yazılmış, 29 yorum bulunmaktadır.

    0

    Hellen Ahtapotunun Kolları; Maşizm, Faşizm, Kapitalizm

    Facebook'ta Paylaş ~ Twitter'da Paylaş ~ Friendfeed'ta Paylaş ~ Google'da Ara ~ Yorum Yap!

    Tel tel, ilmek ilmek istikbali dokuduğumuz bir ipliktir zaman… İpliği ziyan
    etmeden nakışlarını işleyen, dantellerini ören milletler, medeniyetler inşa
    ederler. Makarayla oynayıp ipliğini kördüğüme çeviren ve başka kanaviçelere
    iğnelerini saplayıp, başka kasnakları işgal eden kavimler de var.

    “İnsanlık Tarihi”
    dediğimiz şey bu yüzden kördüğümlerini çözmekten aciz, hazırlopçu barbarların
    çıkardığı kördövüşlerinden ibarettir.

    Bu yüzden objektif olamaz tarih. Tarih;
    dokümantasyona dayandığından yoruma aslen en açık olan bilim dalıdır. Her millet
    “insanlık tarihi”ni yazarken bir parça kendi bilinçaltını, söylencelerini,
    tecrübelerini ve  menfaatlerini baz alır. Kendi tarihinizi bir başka milletin
    kaleminden okursanız, kendinizi değil, o milletin aynasındaki resminizi
    izlersiniz.

    Biz kendimizi  Batı’nın
    aynasından izliyoruz.

    Tarihimizi değil sadece, dinimizi ve
    tüm güzel ve özel değerlerimizi de onların kelimeleriyle okuyoruz.
    Güzelliklerimizi onların izin verdiği ölçüde temaşa edebiliyoruz. Onların
    insafına terkediyoruz irfanımızı ve onların isimleriyle dolduruyoruz
    beyinlerimizdeki rafları. Biz, biz olmaktan çıktığımız için, bizden bahsederken
    yerli bir oryantalistten başka birşey olmadığımızı farkedemiyoruz artık.

    Bu sığ, kabız ve Batı mahreçli ilmi ve
    fikri iştigallerden ötürüdür ki, kadın haklarından bahsederken iki ayrı nirengi
    noktasından hareket ediyor ve aynı turu atmaya mahkum beygir misali o noktaların
    etrafında dönüp duruyoruz.

    Bu nirengi noktalarından biri, Batı
    karşında duyulan derin aşağılık kompleksinden mütevellit  sağlıksız bir savunma
    içgüdüsüdür. Bizdeki veya İslam ülkelerindeki kadınların konumunu başka
    milletlerdeki veya başka milletlerin tarihlerindeki kadınların konumuyla kıyasa
    tabi tutar ve daha iyi noktada olduğumuzu ispata çalışırız. Örneğin, Çinli
    kadınların ızdıraplarından örnekler serper ve kadınlarımıza “halinize şükredin”
    telkinlerinde bulunuruz.

    İkinci nirengi noktasını tercih edenler
    ise, feminizmi hedef alır ve feminizmin açmazlarını serdederken batılı
    yazarların, düşünürlerin, ilim ve bilim adamlarının sadrına sığınır. Bir
    taraftan feminizmin Batı’nın diliyle uydurulan bir yalan olduğunu ileri sürer,
    lakin dönüp dolaşıp yine bu iddiayı Batılı isimlerden medet umarak ispatlamaya
    kalkışır. Bunun en aktüel ve en cazip örneğini Akif Beki’nin, Oral Çalışlar’a
    cevaben yazdığı bir köşe yazısında müşahede etmek mümkündür. “Feminizm
    Batı’nın yalanıysa, bu yalanı ifşa etmek için niçin Batılılardan medet umulur
    yahu?”
    diye sormak gelmez kimsenin aklına…

    Böyle bir ifşaat ne kadar güvenilir
    olabilir ki?

    “Biz yalan söyledik” der mi Batı?

    Böyle bir itirafta bulunuyorsa, vardır
    mutlaka makul bir nedeni, öyle değil mi?

    Geçelim…

    “Adilmedya gibi ağırlık
    noktası, ‘kapitalizmle mücadele’ olan bir sitede biteviye Anadolu’dan,
    mitolojiden ve kadın haklarından bahseden birinin ne işi var?”
    diye
    soruyorsunuzdur. “Maşizm, faşizm ve kapitalizm birbirinden bağımsız
    meselelerdir” diye düşünürüz nitekim. Böyle düşünmemizi ister muktedirler.
    Bunların aynı ahtapotun kolları olduğunu ve bizi ayrı noktalarımızdan kavradığı
    için sadece kollara odaklandığımızı, kafayı dikkatlerden kaçırdığımızı bilmeyiz,
    bilemeyiz.

    Oysa emperyalizm tarih sahnesinde ilk
    önce “maşizm” illetiyle başgöstermiştir. İnsanlık tarihinin ilk emperyal
    tahakkümü erkeğin kadın üzerinde kurduğu tahakkümdür. Maşizm; faşizmle kolkola
    vererek, kapitalizmi icad etmiştir. Birbirine kenetlenen bu halkalar emperyalizm
    zincirini oluşturmuştur.

    Nasıl mı? Ebetteki sadece kaba kuvvet
    kullanarak değil. Beyin ve kalp gücünü de devreye sokarak; yani mitolojiyi,
    tarihi, edebiyatı ve sanatı kullanarak.

    Mitolojiyi çarpıtmış, tarihi saptırmış,
    edebiyat ve sanatı ise çalmıştır.

    Maşizm’le
    başlayalım…

    Çok tanrılı dinler tarihinde küçük
    Asya’nın geçmişi  M.Ö 13. yüzyıla kadar açık ve net ortadadır ama M.Ö 13. yy ve
    M.Ö 8. yy arasında bölgede ne olup bittiği bilinmez. Bu döneme “karanlık dönem”
    adı verilir. Hellen tarihinin tam da bu döneme oturtulması hiç şüphesiz sıradan
    bir tesadüf değildir. İşte tam da bu yüzden, Hititlerin yıkılışından sonrasını
    anlatan belgelerde, bu bölgede yükselen uygarlıkların sahipleri hep Trakya’dan,
    Batı’dan gelmiş gibi ele alındılar. Doğu’nun, çok tanrılı dinler geleneğine ve
    tarihine soğuk durması gerçeklerin açığa çıkmasını uzun süre engelledi. Doğu’nun
    bu boşvermişliği Batı’nın da işine geliyordu nitekim.

    Devam eden arkeolojik kazıların
    sonuçları daha fazla örtülemedi  ve Hellenler’in Anadolu’ya ilk girişlerinin
    Truva savaşı ile olduğu ortaya çıktı. Hal böyle olunca tarih yeniden okunmaya
    başlandı ve Homeros’daki çelişkiler, Evripides’in  tragedyalarındaki kimi müphem
    ifadeler aydınlığa kavuştu.

    Frigler, Hititlerin devamıydılar ve
    Hellenizm Batılıların anaerkil Anadolu’ya alternatif olarak uydurdukları,
    Anadolulu dinsel ve kültürel motiflerin çarpıtılmasıyla uyarlanmış ataerkil bir
    kültten başka birşey değildi ve bu kült üç büyük dinden biri olan Hıristiyanlığa
    temel teşkil edecekti.

    Kıtalar arasında bir köprü vazifesi
    gören Anadolu, sadece tarım açısından değil, kültürlerin kaynaşması ve
    zenginleşmesi açısından da son derece mümbit topraklara sahipti. Koca
    yurdun anaç ikliminde kültürler kaynaşır ve yeni medeniyetler doğar, serpilir,
    büyürdü
    . Truva savaşıyla birlikte bu coğrafyaya ilk defa kültür
    emperyalizminin tohumlarının serpildiğini görürüz. Hellen emperyalizminin ilk
    hedefi ise Anadolulu anatanrıçalardı, çünkü Hellen ataerkildi.

    Anadolulu tanrıçalar teker teker
    erkekleştirildiler. Bu zorbalığa direnenler ise şirret, çirkef, kıskanç ve
    kavgacı gibi bir takım menfi karakter özellikleri ile yeniden
    şekillendirildiler. Zeus’un, üremek için kadınlara ihtiyaç duymadığını göstermek
    amacıyla kafasından doğurduğu tanrıça Athena; usu, yani aklı temsil eden;
    başında miğfer, elinde kalkan taşıyan, erkekleşmiş bir tanrıçaydı. Bir kadının;
    zarafet, letafet, şefkat ve merhamet gibi kadına matuf tüm mevhibelerden
    sıyrılmadıkça akıllı kadın sayılamayacağı mesajının mitolojik simgesiydi
    Athena.

    Güzellik ve sevgi tanrıçası Aphrodit
    ise sahip olduğu tüm sermayeyi ortaya serip erkeklere görsel şölen vazifesini
    icra etmedikçe, yani vücudunu çırıl çıplak sergilemedikçe Olympus’da itibar
    görmüyordu. Tüm bu cömertliğine rağmen saçma sapan yakıştırmalardan kurtulamıyor
    ve kocası olan emek tanrısı Hephaistos’u aldatan bir sürtük, güzelliğini
    kıskandığı Psykhe’nin anasından emdiği sütü burnundan getiren bir haset ve
    nefret yumağı olarak mitolojideki yerini alıyordu. Bunların yanısıra Aphrodit,
    güya Paris’i Helena’ya aşık ederek Truva savaşının çıkmasına neden olduğu halde
    savaşta Truvalıları destekleyen çelişkili ve aptal bir tanrıçaydı.

    Hera’nın durumunu bir önceki yazıda ele
    almıştık ama kısaca özetleyelim. Hera, Zeus’un karısıydı ama bütün ömrü Zeus ve
    Olympuslu tanrılarla mücadeleyle geçmişti. Dırdırcı, kıskanç ve hırçındı.

    Hiç şüpheye yer bırakmayacak kadar
    Anadolulu olan ve öyle kalmakta ısrar eden Demeter ise Hellenler’in eliyle,
    susadığı zaman kendisine su ikram eden bir Anadolulu kadının oğlunu
    kertenkeleye çevirerek ona teşekkür edecek kadar zıvanadan çıkarılmış, saçma
    sapan bir kadına çevrilmiştir.

    Tanrıçaları teker teker erilleştiren,
    erilleştiremediklerini ise kirleten veya rezil eden Zeus bu kadarla yetinmez ve
    ölümlüler dünyasına da el atar. Sıra insankızı insanlardadır. Ve çanak, çömlek,
    çatal, kaşık, ev araba imalatçısı, zanaat ve emek tanrısı Hephaistos’a,
    Pandora’yı halketmesi için emir verir. Pandora, yani “kadın” bir eşya olduğuna
    göre, ebesi Hephaistos olmayacak da kim olacaktır? Hephaistos, Pandora’yı
    yaratır ama eşya olduğu için ona ruh üflenemez. Zeus rüzgara emreder, rüzgar
    eser ve Pandora canlanır. Promete’ye ceza olarak yaratılan bu nesnenin eline,
    içine tüm kötülüklerin sığdırıldığı acayip bir kutu tutuşturur baba tanrı ve onu
    Olemp’e yollar. Pandora’nın en büyük zaafı meraktır. Merakına yenik düşüp kutuyu
    açan Pandora; yani “kadın” insanlığın başına musallat olan cümle belaların ve
    günahların müsebbibi değil, bizatihi kendisidir. O bir cezadır…

    Hellenizm’in Hıristiyanlığın üzerinde
    yükseldiği mermer sütunlardan biri olduğunu söylemiştik. İlk kadının
    yaratılışını anlatan bu hikayenin Hıristiyanlıkla hiç de alakası olmadığını
    düşünenler çok yanılıyorlar. Daha düne kadar Fransa mahkemelerinde kadının
    ruhunun olup olmadığı konusunda yapılan hararetli tartışmaları hatırlatalım.

    Faşizm ve Kapitalizm konusunu gelecek
    yazıya bırakalım…

    http://adilmedya.com/makale.php?id=1901

     

    Etiketler:

    Yorum Yapmak İster misin?

    Yorum Yaz

    Yorumlarınızı Paylaşırken

    Yorumlarınızı politik,kırıcı,kaba yazmamaya özen gösterin başkalarını taciz edebilecek laflardan kaçının.Kriterlere uymayan yorumlar onaylanmıyacaktır.

    Lütfen bizimle bilgilerinizi doğru şekilde paylaşın sitemiz size Kesinlikle spam mailler göndermez