Yükleniyor..

Emine Karahocagil Arslaner

İnşa yayınları

Web sitemizde, 10 kategori'de, 199 adet makaleye yazılmış, 29 yorum bulunmaktadır.

    0

    İslam Avrupa tarihinde hep vardı

    Facebook'ta Paylaş ~ Twitter'da Paylaş ~ Friendfeed'ta Paylaş ~ Google'da Ara ~ Yorum Yap!

    Berlin Humboldt Üniversitesi Ortaçağ Tarihi Profesörü Michael Borgolte Alman Tageszeitung gazetesine verdiği röportajda İslam’ın Avrupa’ya dün gelmediğini, Geç Antik Çağ’dan beri Avrupa’da müslümanların zaten var olduklarını söyledi. Humboldt Üniversitesinin bünyesindeki karşılaştırmalı Ortaçağ Tarihi enstitüsünün müdürlüğünü yapan Profesör Borgolte, 2004 yılında yayınladığı bir makaleyle* Türkiye’nin AB üyeliğine kültürel nedenlerle karşı çıkan tarihçileri eleştirmiş, öne sürdükleri tezleri tutarlı argumanlarla çürütmüştü. Borgolte, „Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar: Antik Çağ’ın mirası ve Batı’nın yükselişi“ kitabıyla ilgili verdiği röportajda, tesbitlerini özetleyerek  ilginç değerlendirmelerde bulunuyor.

     

    ………………………………………………………

     

    Sayın Borgolte, İslam ve Cami’ler konusunda tartışmalar bitmek tükenmek bilmiyor. Bir Ortaçağ tarihi uzmanı bu konularda neler söyleyebilir?

     

    Ortaçağ uzmanı seviniyor. “Ortaçağ tarihi” din meselesine yakın tarihten daha yakındır. Ancak kültürel açıdan Katolik Hıristiyan olarak sınırlandırılmıştık. Bu durum şimdi değişiyor. Mevcut ilgi, alaka İslam’ın da büyüteç altına alınmasını sağlıyor.

     

    Kitabınızda Ortaçağ’ı; Hıristiyanlığın, İslam’ın ve Yahudiliğin aynı anda yayıldığı bir çağ olarak tanımlıyorsunuz. Avrupa bir zamanlar günümüzden daha mı renkliydi?

     

    En azından şimdi olduğu kadar bir çeşitlilik vardı. Hıristiyanlık gerçi, hepsinden daha güçlü bir şekilde Avrupa kültürü üzerinde etkili oldu ama Yahudilik ve İslam’da oldukça etkiliydiler.

     

    İslam rahatsız edici bir mefhum olmaktan daha öte birşey miydi?

     

    İslam her zaman Avrupa Kültürüne dahildi. Öncelikle fetheden bir din olduğu için meydan okuyan bir yapıya sahipti tabi. Ancak daha sonra kıtanın değişik bölgelerine sağlam bir şekilde yerleşti ve Antik bilgilerin transferini büyük ölçüde etkiledi.

     

    Ortaçağ’da İspanya ve Sicilya müslümandı, Yeni Yüzyılda ise Balkanlar… İslamsız bir Avrupa, süper güç olarak ancak birinci dünya savaşından sonra karşımıza çıkıyor. Bu bir istisna mı?

     

    Doğal durum dinlerin çeşitliliğidir. Geç Antik Çağ’ın filizlenmesiyle Orta Çağ’da dini esaslara dayanan değişik kültürlerin bir arada bulunduğunu görüyoruz. İslam’ın barışçı göçlerle yeniden Avrupa’ya taşınması bu doğal yapıya yeniden dönülmesini sağlamıştır.

     

    Neden bu kadar uzun sürdü dersiniz?

     

    İslam’ın ilerlemesi oldukça travmatik olaylara bağlanıldı. İstanbul’un fethi veya Viyana kuşatması, 8. yy’daki çok daha eski tehditler gibi, bunların hepsi Avrupalı’nın bilinç altına iyice kazındı.

     

    İhtilafların nedenini dine bağlamakta acele edilmedi mi?

     

    İspanya’nın müslümanlar tarafından işgal edilmesiyle birlikte özgürlüklerin kaybedildiği duygusu ağır basınca, ihtilaflarda dinin etkisi görülmeye başlandı. Ancak dini ihtilafları ilk olarak 11. yy’da Fransız Haçlı seferleri oraya taşıdı. Bu kavram Hıristiyanlar ibadetlerini rahatça yapabildikleri sürece çok ön plana çıkmadı.

     

    Yani, istilacılar Hıristiyan Frank’lar olsaydı örneğin, İspanya’daki Batılı Gotikler için değişen birşey olmayacaktı?

     

    Biraz abartırsak: evet. O dönemlerde Batılı Gotik’ler Arya’lı ve Frank’lar Katolik olsalar dahi… Hatta ben, Hıristiyan Heretiklere karşı müslümanlar ve Yahudilerden daha sert olunduğunu düşünüyorum. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında bir sabır mekanizması işletilirken, inancından vazgeçenlerin ölümü hak ettikleri düşünülüyordu. Sadece Hıristiyanlık var olsaydı Avrupa’da toleransın gelişmesi mümkün olmazdı. Dini idrakden mahrum olmaları hasebiyle, daha iyi bilemeyecekleri farzedilerek diğer inanç sahiplerine göz yumuluyordu. Buna mukabil dinden çıkmak, inkar etmek gayri kabildi.

     

    Dini tolerans ne zaman son buldu?

     

    Üç büyük Monoteist dinin ilişkileri hep değişkenlik göstermiştir. İhtilaflar Haçlı seferleriyle yoğunluk kazandı. Yahudilere ve Müslümanlara yapılan zulümler Ortaçağ’ın sonlarına kadar devam etti. Ortaçağ’ın zirvesinde Batı Avrupa’da, her dini sapmanın bu süreci tehdit edeceği düşünülen merkez devletler oluştu. Bizans’da durum farklıydı. Orada farklı inanç sahiplerine kırsal kesimlerde göz yumuluyordu. Başkenti onlardan arındırmış olmak kafiydi.

     

    Dini Fundamentalizmin nisbeten gelişen toplumlarda görülen bir fenomen olduğu söylenilebilir mi?

     

    ‚Toplum’ ifadesi altında, bir merkeze bağlı kalabalığı algılıyorsanız, evet öyle… Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde yani, insanların belli bir merkezden yönetilmediği ve komunikasyonun son derece zayıf olduğu dönemlerde böyle radikal tutumlara rastlanmıyordu.

     

    Siz Monoteizm’le Monarşi arasında bir bağ olduğunu iddia ediyorsunuz. Ancak Monarşiye Antik Çağ’da ve Ortaçağ’ın sonlarında da Cumhuriyet’e rastlıyoruz.

     

    İslam bir Politik teori geliştirmemiştir. Bağdat’taki Halife gerçi ruhani ve dünyevi bir liderdir ama ayrıca bir siyasi hükümranlık uygulamamıştır. Batı’daki monarşik şiddetle asla kıyaslanamaz.

     

    O halde bu, Hıristiyanlıkta Siyasetin ve dinin, İslam’da olduğundan daha çok birbirine bağlı olduğu anlamına gelmiyor mu?

     

    Aslında değil. Hıristiyan Monarşistler Piskoposun uyguladığı şiddetle, kralın uyguladığı şiddeti birbirinden ayırmayı biliyorlardı. Bu durum Hükümdarlara rahat hareket edebilme imkanı sağlıyordu. İslam alemindeki hükümdarlar bu özgürlüğü fiili olarak talep etmelerine rağmen, esas itibariyle böyle bir özgürlükleri yoktu.

     

    Siz kitabınızda Andoluzya’nın Halifeden ayrıldığını yazıyorsunuz. Buna karşın Almanya’da Piskoposluğa bağlı prensliklerde Kilisenin ve Devletin birbirinden ayrılması konusu telafuz bile edilemiyordu.

     

    Andaluzya’da fiilen Politik bir dalgalanma süreci başlatıldı. Batı’dan farklı olarak bu fenomenler teorik anlamda benimsenmedi ve resmi olarak kabul edilmedi. İlk olarak Atatürk Halifeliğin kaldırılmasını programlı bir şekilde icra etti.

     

    Politika ve din arasında kültürel bir ilişki saptanamıyorsa, bunların bibirinden ayrı olarak gelişmiş olmaları düşünülemez mi?

     

    Bugün İslam’ın reforme edilmesi, modernleştirilmesi konusu çok tartışılıyor, bir çeşit yeniden aydınlanma gibi… Ben bu kadar ısrarcı olmayı doğru bulmuyorum. Esas itibariyle, Hıristiyanlığı ve İslam’ı temel alan siyasi sistemler arasındaki tenakuzlar kabul edilmeli. Ancak, Ortaçağ tarihi bize bir Modus Vivendi’nin mümkün olabileceğini gösteriyor.

     

    Ortaçağ’da Yahudilerin büyük bir kısmı Müslümanlara ait bölgelerde yaşıyorlardı. İslami Antisemitizm 20. yy’a ait bir fenomen midir?

     

    Antisemitizmden bahsetmek doğru olmazdı çünkü ırkçı komponentler eksikti. Yahudi karşıtlığı vardı. Müslüman İspanya’da Yahudilerin yönetimde belli noktalara yükselmesiyle birlikte, yani Kur’an’ın müslüman olmayanların müslümanları yönetemeyeceği ilkesinin zedelenmesiyle birlikte, ilk olarak 11. yy’da karşımıza çıkıyor bu fenomen. Esasında Yahudiler Müslümanlara Hıristiyanlardan daha yakın olmuşlardır.

     

    Yahudi antipatizanlığı neden Hıristiyanlarda daha bariz nüksediyordu?

     

    Burada da aslında güçlü bir tolerans geleneği var. Yahudiler Eski Ahit’in koruyucularıydılar. Mittelrhein’daki Yahudi katliamında Piskoposlar Yahudileri Hıristiyan ahalinin elinden korumak istemişlerdir. 12. yy’dan itibaren Yahudiler kah korunmuş, kah hırpalanmışlardır. Kilise Yahudilerin öldürülemeyeceği ilkesini hiçbir zaman sarsmamıştır.

     

    Karadenizin Kuzeyinde kısa bir süre için bir Yahudi devleti dahi kurulabilmiştir: Hazar İmparatorluğu. Bu nasıl gerçekleşebildi?

     

    Komşu ülkeler tarafından absorbe edilmekten korunmak için komuta zümresi bilinçli olarak başka bir inançta karar kıldı. Halkın büyük bir kısmı Müslüman ve Hıristiyan kaldı. 10. yy’da Hazar İmparatoruna İspanya’dan Yahudi bir Politikacının yazdığı harika bir mektup var. Mektupta Yahudilerin nihayet kendi devletlerini kurabilmelerinden duyduğu mutluluğu coşkulu bir dille anlatıyor.

     

    Sonradan Papa Pius II olarak anılan, ilk yazarlardan Enea Silvio Piccolomini 15. yy’da Avrupa ve İslam arasına bir sınır koyulması gerektiğini yazıyordu. Bu ayrıma duyulan ihtiyaç nerden kaynaklanıyor olabilir?

     

    Konstantinopol Hıristiyan Avrupa’ya dahil olduğu zamanlar kendi kişisel tesbitini dile getiriyor. Bunu Batılı entelektüeller Osmanlıların İstanbul’u fethinden sonra ancak, yani çok geç farkedebildiler. Hatta Roma’nın da müslümanların eline geçmesinden korkuyorlardı.

     

    Ortaçağ’da Avrupa’nın sınırları neredeydi?

     

    Tarihin hiçbir döneminde sınırlarla ilgili bir soru sorulmamıştır. Bugün bizim Avrupa Birliği’nin genişlemesiyle ilgili yaptığımız tartışmalar çok yenidirler ve Avrupa’nın tarihi seyrine uygun düşmezler.

    (Bu Röportaj Emine Karahocagil Arslaner tarafından çevrilmiş ve Nisan 2008’de Timeturk sitesinde yayınlanmıştır)

    Etiketler:

    Yorum Yapmak İster misin?

    Yorum Yaz

    Yorumlarınızı Paylaşırken

    Yorumlarınızı politik,kırıcı,kaba yazmamaya özen gösterin başkalarını taciz edebilecek laflardan kaçının.Kriterlere uymayan yorumlar onaylanmıyacaktır.

    Lütfen bizimle bilgilerinizi doğru şekilde paylaşın sitemiz size Kesinlikle spam mailler göndermez