"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yutkunamıyoruz!

ÖSS Sonuçları açıklandı. Üniversiteye girme yarışından galibiyetle ayrılanlardan başörtülü olanlar, tercih aşamasında ellerini çenelerine dayayıp kara kara düşünürken, meclise girme yarışına girenler çıkıyor sahneye. Muhtemel ve mustakbel temsilciler, o mitingden bu televizyon programına zıplayıp, insanı insan olduğuna utandıran kuyruklu yalanlarını, bunakça veya çocukca ihtiraslarını kusuyorlar ekranlara. Aynı çılgınlık, aynı bezdirici arsızlığa karışan minnacık bir ayrıntı var bu seçim atmosferinde: artık başörtüsü mağdurları kandırılamıyor. Umut vaadedenlerin hepsi test edildi ve onaylanamadıkları için elendi. Geriye kalanların ise ne oldukları makus tarihlerinden belli. Aklımızı başımızdan firar ettiren uçuk kaçık sloganlar, arkasından bıçaklanan masumların cesetleri üzerine atılan yapma çelenkler gibi pervasızca savrulan vaadlerle, aç tavukları süslü hülyalara kanatlandıran tuzu kuruların sundukları bütün kadehlerin köpükle dolu olduğunu biliyor artık başörtülüler. Bu bilginin ve tecrübenin verdiği cesaret ve öz güvenle, Ak partinin, birbirinden alımlı bayan adaylarıyla letafet ve zerafete kavuşan vitrinini(!) yutkunarak seyrederken zihnim gerilere kayıyor ve dosyalarımın arasından -yine yutkunarak yazdığım- eski bir yazım düşüyor önüme. Niçin yutkunamadığımızı soruyorum kendi kendime şimdi? Acaba yaşadığımız dram mıydı gırtlağımıza düğüm olup oturan, yoksa boğazımıza takılan tasma mıydı bizi nefessiz bırakan? İşte o eski yazı ve işte Türkiye”nin gerçekleri:

 

 

Tarih 1987, Yer Ankara… Imam-Hatip Lisesi’nden arkadaşlarımla birlikte başörtüsü yasağını protesto mitingine katılıyorum. Ellerimizi de yüreklerimiz gibi kenetlemiş, dilimizde zehir zemberek sloganlar, sokaklardayız. Polis “dağılın” uyarısı yapıyor. Tınmıyoruz. Genç bir polis

bizim gruba yaklaşıyor ve yumuşak bir sesle bizi iknaya çalışıyor: “Bacım, benim de eşim kapalı, benim de anam kapalı ama biz de emir kuluyuz. Ne olur işimizi güçleştirmeyin, hadi dağılın!”. Söyledikleri birer yumruk olup boğazımıza oturuyor, yutkunamıyoruz.

 

Bir başka gün üniversiteli bir ablamızla birlikte fakülte binasının önündeyiz. Binadan içeri sokulmuyoruz. Yaşlı kapıcı amca çaresiz: “Benim de eşim kapalı, kızım kapalı ama ekmek parası işte. Hadi yavrum, ya başınızı açın ya da gidin!” … Söyledikleri birer yumruk olup boğazımıza oturuyor, yutkunamıyoruz…

 

Bir arkadaşım ÖSS imtihanında başından geçenleri anlatıyor: Salon görevlisi yanıma geldi… Önce sertçe çıkıştı ama ben başımı açmamakta ısrar edince alttan almaya başladı. Sözleri hiç aklımdan çıkmıyor: ‘Bak bacım benim de hanım başörtülü, ben de muhafazakar bir insanım ama ben burada görevliyim, benim işim bu. Eğer başını açmazsan sınavını iptal etmek zorunda kalacağım. Beni zor durumda bırakma!’ Arkadaşım burada  acı acı tebessüm ederek devam ediyor: Sınavımı, eşi başörtülü müslüman ve muhafazakar salon görevlisi iptal etti! Sözleri bir yumruk olup boğazıma oturuyor. Yutkunamıyorum.

 

Son yıllarda yayın çizgisini bir hayli değiştirerek muhafazakar çizgiden boyalı basının en gözde neşriyatlarından biri haline gelen ulusal bir gazetenin Avrupa temsilcisi olan abimize, ilgili gazetenin televizyon kanalında yer alan paparazzi programlarındaki artışın sebebini soruyoruz. Kızlarını üniversitede okutmayan, evinde haremlik selamlık uygulayan takva ehli(!) abimiz, sualimizi büyük bir vicdan rahatlığıyla cevaplıyor: Haklısınız ama ne yapalım? Ekmek parası. Yutkunmaya çalışıyorum ama olmuyor. 

 

Önemli bir mevkiiye terfi edince eşinin başını açtırmakla kalmayıp bulunduğu yerde malum yasakla ilgili hiçbir faaliyette bulunmayan, bu meselelerden itinayla uzak duran, müslüman ve muhafazakar üst düzey bir bürokrat abimizin açıklaması da aynı: Ekmek parası. Şartlar bunu gerektiriyor. Başka çaremiz yok. Yutkunma çabaları boşuna…

 

 

Bir başörtülü milletvekili hanımın şahsında, meclis kürsüsüne inen yumruklarla bütün başörtülüler tartaklanırken, kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp mekandan arazi olan efelerin efelerini, ağalarını, beylerini; direkt yahut dolaylı ifadelerle, başörtüsüyle ilgili bir takım vaadlerde bulunan, iktidar olduktan sonra da aynı oynak usluba devamla, direkt yahut dolaylı ifadelerle, mağdurları sabra ve sükunete davet edip oyalamak dışında gözle görülür hiçbir icraatta bulunmayan, boyalı milletvekili adaylarını seçim meydanlarına sürerken tesettürlü eşini koluna takıp, “ne şiş yansın ne kabap” mizanpajlı siyaset anlayışlarını fiiliyata döken, bu propaganda usuluyle “siyaset bilgin, kültürel derinliğin ve benim partime verdiğin emek ne olursa olsun, senin yanın kocanın yanı” direktifini ısrarla beyinlerimize kazıyan siyasileri bilmem hatırlatmama gerek var mı?

 

Bütün bir dini başörtüsüne endeksleyerek  tesettürü başörtüsünden ibaretmiş gibi lanse edenlerin; üstü başörtülü altı taytlı, birbirinden garip ve komik giyim tarzlarının türemesine sebep olanların, her geçen gün “islami giyim” adı altında yeni maskaralıklara imza atanların, trajikomik defileler

tertipleyerek bu anlamlı saplantının reklamını ve ardından pazarlamasını yapanların, siyasi arenada başörtüsü meselesinin kuvvet ve kudretine sığınarak seçim meydanlarında şov yapanların, velhasılı kelam, masum insanların islami kaygıları üzerinden rant sağlayanların ellerini vicdanlarına koyma zamanıdır.

 

Her fırsatta başörtülü üniversiteli kızlarımızı ve çalışan bayanları istikballeri, eğitimleri, emekleri konusunda fedakarlığa teşvik ederek başörtüsünde ısrara sevk eden müslüman beyefendilerin şahsi refahları, menfaatleri, ikballleri söz konusu olduğunda uğradıkları zihinsel ve biçimsel değişiklik herkesin malumudur. Yıllarca eşlerine, bacılarına, kızlarına başörtüsünü dayatanlara ve bunu kullanarak güya batılı olan herşeye ve rejim baskısına baş kaldıranlara, başörtüsünün bir sembol olarak dahi olsa taşınması gerektiğine inananlara, başörtüsünü bayraklaştıranlara; ithal bir giyim geleneğinin, batılı burjuva sömürü düzeninin eril sembolünü, bir ucu sisteme bağlı yağlı urganı, kravat denen itibar tasmasını  taşımakta neden tereddüt etmediklerini sormak elzemdir. Iş güvenliğiniz, geleceğiniz, ekmek tekneniz pahasına, siz neden kravattan taviz vermediniz?

 

Yukarıda verdiğim örnekler durumu kısmen izah etmekle birlikte, çok daha vahim manzaraların da varlığına -konumum gereği Türkiye’den uzak olduğum için- bizzat şahit olmadığım halde- edindiğim duyumlar neticesinde inanıyor ve onları da Türkiye’de yaşayanların takdirlerine bırakıyorum.

(dunyabulteni.net sitesinde yayinlanmistir)

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir