"Enter"a basıp içeriğe geçin

Reha Muhtar ve Hanım Yazarlarımız

Bilmem hatırlar mısınız, bir zamanların en yürek hoplatan bedduasıydı Reha Muhtar. Komik olduğu kadar oldukça da dramatik diyaloglar yaşanmasına vesile olurdu bu ‚beddua‘ üniversiteli gençler arasında:

-Yahu gel işte! Arkadaşlarla eğleneceğiz biraz.

-Olmazzzz! Çiçekler sulancak, kediye mama alıncak, ders çalışılır gibi yapılıp anne baba uyutulacak cak cak cak!

-E ne diyim sana Emine… Reha Muhtar’ın programına konuk ol emi!

Surata çarpılan telefonun şokunu atlatırsınız ama yapılan beddua unutulmaz ve ilgili arkadaşla üniversitenin anfisinde karşılaşınca şöyle bir diyalog daha yaşanır:

-Sen ne dedin bana ya?

-Ne dedimse iyi dedim.

-Türkiye’den eski bir aile dostunun oğlu katıldıydı da, bir kalp iki beyin ameliyatı geçirdi çocuk. Şimdi tımarhanede müşahade altında.

-Ne!

-Öyle işte…

-Affet beni!

Reha Muhtar’ın programına konuk olmak; „Efenim, siz hafif meşrep misiniz?“ gibi sorulara muhatap olmak, „ortam kalabalık görünsün diye çağırdık sizi. Siz susun hep ben konuşayım. Hani nerde benim alkışım?“ muamelesine tabi tutulmak, kendini ölüme yakın hissetmek, hatta ölmek demekti. Öyle bir afetti ki Reha Muhtar; kıyametti, kimsenin yaşamak istemeyeceği tecrübeydi. Bu duygusal çalkantılar içinde, eskisi gibi yine sadece „Atina’dan bildirecek“ ve güneş doğacak diye umutla beklerken, ortalık Reha Muhtar klonu programcılarla kaynamaya başladı. Artık her haber programı bir „Ateş Hattı“, her haber spikeri de bir Reha Muhtar’dı. Uzun yıllar, ‚Show, Star, acı nerde ben ordayım‘ diye yuvarlandıktan sonra -ne oldu bilmiyorum- sırra kadem bastı bu sabır törpüsü abimiz. Uzun süre de sesi soluğu çıkmadı.

Geçtiğimiz günlerde bir haber kanalında kendisiyle karşılaşınca, hafızamın fişeklediği sabit bir önyargıyla „eyvahhh!“ dedim önce, çünkü konukları iki muhterem kalem erbabı hanım kardeşimizdi. „Kimin bedduasını aldılar acaba garipler?“ diye dövünürken, Reha Muhtar’a kaydı dikkatim. Susuyordu Muhtar… Konuklarına söz hakkı tanıyordu ve saçmalamıyordu. Yaka paça toplanmış, saçlar uzatılıp arkada toplanmış; üzerine entel bir hava, sesine de vakur bir “ağır abi” tonlaması yapışmıştı. Bir beddua öznesi olarak Reha Muhtar sanki bir Allah dostu muhteremin duasına mazhar olup evrim geçirmişti. Kafam karıştı bir an, itiraf edeyim. Acaba konuklar mı beddua almıştı, yoksa Reha Muhtar mı dualanmıştı?

 Nostaljik bir heyecan içinde daldım programın içine. Gösterdiğim bu derin ilginin tek nedeni Reha Muhtar’ın tekamülü değildi tabi. Program konukları ve programın konusu da kollarımdan tutup beni içine çekti. İki başörtülü bayan yazarımıza İslam’da kadın, başörtüsü, modernizm ve sair konularda sorular yöneltiliyor ve kültürlü hanım kardeşlerimizin düşe kalka iki kelimeyi bir araya getirme gayretleri, beyin felci geçirmeleri, kekeleye kekeleye reklam arasına kilitlenişleri keyifle izleniyordu.

‚Bu bir kabus, uyanacağım birazdan‘ diye, elimi yüzümü yıkamak için lavaboya doğru uzanıyordum ki, o kahreden soru ve bayıltan cevaplar geldi; makyaj konusunda ne düşünüyorsunuz? Niçin makyaj yaptıklarını anlatan ve gecenin menüsü sayılacak cevapları , muhafazakar baharatlı modernist sosu bol bol harcayarak güzel güzel servis yaptılar hanım kardeşlerimiz ama ziyafetin islami bereketinden bihaberdiler ve hiçkimseyi tatmin edemediler. Büyük bir hayalkırıklığı içinde başörtülü hanım yazar kardeşlerimizin, İslam’ın kendilerine haşrettiği seviyeyi toplumsal kabullerle sınırladıklarını ve ihtiyaç duydukları özgürlüğü yaşadıkları çağın zaruret duraklarında solumaya çalıştıklarını farkettim.

İkisi de, İslam’ın insan fıtratına aykırı bir emri olmadığını ve olamayacağını söyleyemedi. İkisi de teşhirciliğin ve estetiğin iki ayrı mesele, iki ayrı argüman, iki ayrı konsept olduğundan bahsedemedi. Dünyanın bütün kadınlarının süslendiklerini, süslenmenin kadın fıtratının bir yansıması olduğunu ve kadının süslenmesinin dinen yasaklanmadığı gibi, sünnet sayılabileceğini; asrı saadet kadınlarının yaşadıkları çağın bütün kozmetik ürünlerini özgürce kullanabildiklerini ve halen de İslam ülkelerinin hemen hepsinde kadınların makyaj yapabildiklerini anlatamadı. Dişlerimi sıkarak sabırla hanım yazarlarımızdan birinin, „bana kadının süslenmesini yasaklayan tek bir ayet veya bir hadis rivayeti getirin susayım!“ diye haykırmasını bekledim ama olmadı.

Güzel bir kadının değil, çıplak bir kadının tahrik unsuru sayılacağını, İslam’ın müstehcenliği yasakladığını ve dikkatleri perçinleyip, gözleri yormayacak doğal bir estetizmi bilakis teşvik ettiğini bilmek için tefsirleri, mealleri, fıkhi külliyatları devirmeniz gerekmiyor. Biraz kafaları çalıştırmak, aklı konuşturmak bu kadar zor mu gerçekten?

Yoksa Reha Muhtar artık konuklarını seçerken; geçirdiği değişimi, biriktirdiği kültürel sermayeyi yorulmadan seyircinin önüne serebileceği kriterlerden mi hareket ediyor? Yoksa bizim yazar hanımlarımızın hepsi mi İslam’ı ve islam’daki konumlarını, haklarını tanımıyor?

Yoksa sorun bende mi?

Yine yaptın yapacağını sayın Muhtar! Eskiden programına katılanlar tımarhanelik oluyor, izleyenler gülme krizlerine tutuluyordu. Şimdi katılamayıp sadece izlemek zorunda kalanlar aklını kaçırıyor…

Allah encamımızı hayreylesin.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir