Yükleniyor..

Emine Karahocagil Arslaner

İnşa yayınları

Web sitemizde, 10 kategori'de, 199 adet makaleye yazılmış, 29 yorum bulunmaktadır.

    0

    Orta Çağda Bir Türk kontes: Fatıma Karıman

    Facebook'ta Paylaş ~ Twitter'da Paylaş ~ Friendfeed'ta Paylaş ~ Google'da Ara ~ Yorum Yap!

    Avrupa’nın Orta Çağ’da başlayan Şark ilgisi ve silik „Doğu“ algısı harem sahneleriyle bezenmiştir. Gerçek şu ki, Batılı zihin irfanımızı tetkike yatak odamızdan başlamıştır. Bu destursuz tecessüsü garip bir kayıtsızlıkla karşıladığımız muhakkak. Mahremini hakkıyla koruyabilmek için kapısında beklettiği harem ağalarını dahi hadım ettiren Şarklı muhayyile’nin, Avrupalı röntgencilere hiç diş göstermemiş olması büyük bir çelişki olarak ortada duruyor. Batılı’nın bu absürt alakasının pragmatist bir arka planı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Haremle ilgili kitaplar Avrupa’da öteden beri satar. Halen Almanya’da her yıl „en çok satanlar“ listesinde en az bir adet; kapağında peçeli bir kadın resmi taşıyan ve adında; „harem, sultan, köle, arap vb..“ kelimeler geçen bir roman veya biyografi mutat yerini alır. Avrupalı’nın mahremimize gösterdiği bu yakın ilgiyi, peçemizi burnumuza çekip gözlerimizi yatak odalarının anahtar deliğine yaşlayarak cevaplamak aslında hiç fena olmazdı. Geç kalınmış bir spontan refleks bu… Belkide sadece bu refleks Ortaçağ Almanya’sının asilzadelerinin haremlerine düşürüyor yolumu… Hiç utanmadan, büyük bir merak ve histerik bir intikam duygusuyla Avrupalı’nın haremini teftiş ederken, bir Türk kontesle karşılaşıyorum; Fatıma Karıman…

    Kontes Fatıma’nın hikayesine geçmeden önce Ortaçağ’da Avrupa’da yaygın olan „Mätresse“ -günümüzde kullanılan şekliyle ifade edecek olursak- „metres“ kültüründen bahsedelim.

    Osmanlı İmparatorlarının Haremlerini, aynı çağlarda Avrupa’da „metreslik müessesi“ ikame ediyor. Kadın her iki dünyada da sadece „kadın“ ama arada büyük farklar da yok değil. Doğu’daki harem bir „mektep“ ve bu mektebe giren kız istikbalini kurtarmış bir „Kadın Efendi“ hatta „Valide Sultan“ adayı. Avrupa’daki kralın metresi ise „cinsel bir meta“. Kral ve diğer asilzadeler bu kadınlardan (metreslerden) her türlü istifade edebiliyorlar. Bir diğer farka gelince; harem kadınları gerekli eğitimleri aldıktan sonra, eğer aranan özelliklere de vakıflarsa padişahın hizmetçisi olabiliyorlar ve istedikleri takdirde iyi evlilikler yapabiliyorlar. Bu kadınlar padişahın kalbini kazandıkları ve tabi kendileri de istedikleri takdirde padişahla evlenebiliyorlar. Harem kadınlarının sahip oldukları bütün bu avantajlara sahip değil metresler. Örneğin bir metresin kraliçe olabilmesi mümkün değil. Sadece zevk vasıtası olan metresler bir başkasıyla evliyken de, kralla veya asillerle ilişki yaşayabiliyorlar.

    İmparatorların bir türlü tatmin edilemeyen cinsel zevkleri, metresliği legal bir müessese haline getiriyor. Asalet, kast zihniyeti veya siyasi bir takım nedenlerle istedikleri kadınlarla  evlenemeyen soylular gayri meşru ilişkiler yaşayarak ihtiyaçlarını telafi etmeye çalışıyorlar. Çaresiz kalan kilise, zarurete binaen „monogami“ den -asilzadeler söz konusu olduğu zaman- taviz veriyor ve burjuva sınıfı için „poligami“ kapısını açık bırakıyor. 16, 17 ve hatta 18. yy boyunca metreslik saray çevresinde salt legalite değil, ciddi bir normalleşme süreci yaşıyor. Metresler özel izinlere ve haklara kavuşuyorlar. İçlerinden bazılarına, saraya giriş çıkışlarını kolaylaştıracak asalet payeleri veriliyor. Bu ilişkiler sırasında doğan çocuklar, eğer metres bir başkasıyla evliyse o kişinin vesayeti altına geçiriliyor. Metresin evli olduğu şahıs; asalet unvanı, para veya bir üst rütbeye terfi ettirilerek ödüllendiriliyor. Metres bekar veya dulsa, çocuk meşru sayılıyor. Çocuk kız olursa babası olan asilzade tarafından, soylu biriyle evlendiriliyor. Eğer erkekse çeşitli asalet unvanlarıyla devlet teşkilatında veya orduda yüksek rütbelere getiriliyor. Metreslerden olan çocuklar prens veya prenses olarak anılamıyorlar ve tahta çıkamıyorlar.

    Fatıma Karıman’ın tüyler ürperten hayat hikayesi Orta Çağ’daki metreslik müessesine dair ilginç ip uçları veriyor.

    İşte Fatıma’nın hikayesi;

    Bir ağıt olup halkın diline „Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i“ diye düşen ve acı hatırası günümüze kadar ulaşan Budin kuşatmasında, Lorrain Dükü V. Karl komutasında görev yapan General Markgraf Hermann von Baden’in eline esir düşer Fatıma Karıman. Bir rivayete göre 2 Eylül 1686’da vuku bulan taarruzlarda Beç kapısında şehit düşen Budin valisi, 70 yaşındaki Abdurrrahman Abdi Paşa’nın torunudur.

    Georg Piltz’in, „August der Starke Träume und Taten eines deutschen Fürsten“ (August der Starke, bir Alman kralının hayalleri ve eylemleri) kitabında yer alan bilgilere göre;

    Budin’de esir alınarak Polonya’ya getirilen Fatıma henüz 5, 6 yaşlarında kücük bir kızdır. Bu küçük Türk kızına saray çevresinden bir asilzade olan bayan von Flemming talip olur. Bayan Felmming Brandenburg’da görev yapan General von Schöning’den Fatıma’yı satın alır. Hıristiyan yapılarak vaftiz edilen Fatıma’ya „Maria Anna“ ismi verilir ancak Fatıma o tarihlerde çok zor olan birşeyi başarır ve müslüman ismini kullanmaya devam eder.

    Şarklı esirlerin ve kölelerin sarayları ve şatoları süslediği Orta Çağ atmosferinde, bayan von Flemming de gittiği her yere Fatıma’yı taşıyarak sükse yapar. Polonya kralı August der Starke, 1701 yılının sonbaharında işte bu saray eğlencelerinden birinde Fatıma’yı görür. Kadınlara düşkünlüğü ile tanınan ve kayıtlı 13 metresi bulunduğu, kaydı bulunmayan metreslerinden olanlarla birlikte, öldüğünde arkasında toplam 354 çocuk bıraktığı söylenen August der Starke, tüveyclerini henüz açmış bu ekzotik çiçeği bir an önce kolleksiyonuna dahil etmek için davranır. 21 yaşındaki genç kadının kalbini çelmek için kur yapan, çevresinde dolanan, kulağına aşk nağmeleri mırıldayan kral, nazlı dilberin araya mesafe koyan soğuk cevaplarından çok büyülenir. Ancak kralın ısrarlı teklifleri ve parlak vaatleri çok baş döndürücüdür. Fatıma daha fazla direnemez ve teslim olur.

    Kralın metresi olarak saraya alınan Fatıma’ya saray kontesliği payesi verilir. Genç Türk kontes bir yıl sonra ilk bebeğini dünyaya getirir. Bebeğe Friedrich August adı verilir. Tarihçiler, kısa süreli aşk maceralarıyla tarihe geçen bu çılgın kralın Fatıma’yı çok fazla itaatkâr, terbiyeli ve yumuşak bulduğunu, sıkıldığını, buna rağmen sık sık Fatıma’ya geri döndüğünü yazıyorlar. Fatıma’nın 1706 yılında doğan kızı Maria Aurora adını alır. Fatıma’ya nazaran daha koket ve müskülpesent kadınlarla düşüp kalkan şehvetli kral, Şarklı metresine duyduğu vicdan borcunu, yakın adamlarından biriyle, yarbay Johann Georg Spiegel’le evlendirerek öder. Fatıma’dan olan çocuklarını yıllar sonra, 1724 yılında tanıyarak resmen onaylayan kral, oğluna “Friedrich August Graf von Rutowski” unvanıyla kontluk, kızına da “Maria Aurora Gräfin von Rutowska” unvanıyla konteslik payesi verir.

    Tarih romanı yazarı Sabine Weigand’ın „Königsdame“ (Saray kadınları) romanında Fatıma’nın hikayesi daha farklı anlatılıyor. Romanda geçen hikayeye göre Fatıma Karıman, Dresden sarayına Rus çarının hediyesi olarak sunulur. Çar’ın „In kalten Nächten soll das Mädchen dem Kurfürsten das Bette wärmen“ (Soğuk gecelerde kralın yatağını ısıtabilir) mesajıyla gönderilen Fatıma henüz altı yaşındadır. Kral August der Starke kadınlara düşkündür ancak pedofili değildir ve küçük kızı gözde metreslerinden Anna Constantia von Cosel’in hizmetine verir. Constantia’nın eğitimi altında büyüyen Fatıma gün geçtikce güzelleşir ve kralın dikkatini çekmeye başlar.

    Kral August der Starke’nin metresleri arasındaki çekişmeleri ve saraydaki entrikaları anlatan romanda geçen olayların tarihi gerçeklerle ne kadar örtüşdüğü bilinmiyor ancak bu hikaye vesilesiyle artık çok iyi bildiğimiz birşey var: bizim „harem“ realitemizi „ezoterizmin derinliklerine gömülmüş fuhuş batakları“ olarak dillendiren, pergelin ucunu malum uzuvlarına yerleştirip çizdikleri dairenin izin verdiği sınırlar içinde Şark’ı seyreden Batılı aydınlara, ara sıra kendi tarihlerini, yani haremlerini (metresleri) hatırlatmakda sayısız fayda var.

    Not: Goethe ile alakalı bir önceki yazının bağlamından koparılması ve „Goethe’nin Türk olduğu iddiasını taşıyan bir yazı“ olarak yansıtılması yazı sahibini üzmüştür. Mimar Sinan’ın -atalarına dayanarak- rum olduğunu ileri sürmek ne kadar büyük bir aymazlık olursa, Goethe’nin -Türk dedesine binaen- Türk olduğunu söylemek de o kadar büyük bir ahmaklık olur. Mimar Sinan’ın ecnebi ecdadı onu bizden koparmaz. Goethe’nin dedelerinden birinin Türk olması da bizim şanımıza şan katmaz. Amacımız, tarihin tozlu raflarında unutulmaya terkedilmiş veya dikkatlerden kaçmış detayları hatırlatmaktır sadece.

    (Timeturk.com sitesinde yayınlanmıştır)

    Etiketler:

    Yorum Yapmak İster misin?

    Yorum Yaz

    Yorumlarınızı Paylaşırken

    Yorumlarınızı politik,kırıcı,kaba yazmamaya özen gösterin başkalarını taciz edebilecek laflardan kaçının.Kriterlere uymayan yorumlar onaylanmıyacaktır.

    Lütfen bizimle bilgilerinizi doğru şekilde paylaşın sitemiz size Kesinlikle spam mailler göndermez