Yükleniyor..

Emine Karahocagil Arslaner

İnşa yayınları

Web sitemizde, 10 kategori'de, 199 adet makaleye yazılmış, 29 yorum bulunmaktadır.

    0

    Müzmin Avrupalı Kibir ve Narsist Devlet Adamlarımız

    Facebook'ta Paylaş ~ Twitter'da Paylaş ~ Friendfeed'ta Paylaş ~ Google'da Ara ~ Yorum Yap!

    Dağ başında, çınar kovuğunda oturan ak sakallı yörüğe, “Sultan ne yapar?“ diye sormuşlar.
    -“Ne yapacak, tahta kurulur; sabahtan akşama dek pekmez içer!” demiş. (Halikarnas Balıkçısı)

    İnsanlık tarihinin ilk ehli keyf sultanları Helenli patriyarkal Tanrılardır. Helen işgalinden önce Anadolu kültünde Tanrı yoktur, Tanrıça vardır. Ve o Tanrıça figürü her daim bebeklerini doyuran emekdar bir anadır. Yarı çıplak entarisiyle güzellik yarışmasında erkek tanrılara kalçalarını beğendirmek için kıvranırken göremezsiniz onu. Sarı kızdır Anadolu Tanrıçası, yani kovandaki  ana arı… Fedakar, cefakar ama hepsinden önemlisi: emekdar…

    “Bir cins koyun vardır, çıkar dağılır,

    Gökte gider, yeryüzünde yayılır,

    Yazın kuzular, güz mevsimi sağılır,

    Sarı kız isminde piri bildin mi?“

    Veya:

    “Bir cins koyun vardır -ki onun adı arıdır-

    Gökte gider, yeryüzünde yayılır,

    Yazın bal yapar, güzün de bal verir,

    Sarı kız pirdir; nurdur, vardır, sırdır.“

    (Naki Dede)

    Bilmem ki bu küçük bilgi kırıntısı Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılarda sık sık karşılaşılan arı sembolünün ne anlama geldiğini kavrayabilmemize yardımcı olur mu? Biz küçük bilgi kırıntısı diyip geçiyoruz ancak Anadolu’da  arı sembolünü ve anlamını anlatan çok sayıda belgesele youtube’den ulaşabilir ve istifade edebilirsiniz… Tabi Almanca biliyorsanız.. . Bırakın arıyı, sadece Hititleri anlatan eli yüzü düzgün tek bir belgesel çeviremedi bizim entelektüel sinemacılarımız. Dahası, Anadolu’nun evlatları geçmişlerinden utandıkları için yaşadıkları topraklarda kullanılan bu sembolleri „nasıl unuttururuz?“ un derdindeler. (bknz. bir önceki yazı)

    Küçük Asya’ya  perderşahilik Hititlerle birlikte ilk adımını atmıştı ancak o da büyük oranda bu toprakların  o tuhaf gizemine yenik düşüp anaerkilleşmişti. Bu öyle bir büyüdür ki, hangi niyetle gelirseniz gelin, Mezopotamya’nın eşiğinden adımınızı atar atmaz hızla içine çeker sizi. Bavulunuzda getirdiğiniz kültürü kullanmaya ya üşenir ya da ihtiyaç duymazsınız. Hititler de, daha sonraki uygarlıklar da Anadolu’ya gelince  Anadolulu oldular. Bu yüzden Helen talanına kadar bu coğrafyada kurulan uygarlıklarda “Tanrı’nın hizmetçisi“ olan kral veya kraliçe argumanı ağır basar, “Tanrı kral“ değil…

    Yazıları takip eden kimi okurlar bu satırların yazarını medeniyet düşmanlığı yapmakla suçladılar. Onlara göre Miken, Akha  işgalini; yakıp yıkıp talan ettikten sonra çalıp çırptıkları kültürü tahrif ederek oluşturdukları yapının  adına „Hellenizm“ adını verdiklerini ve bu hegemonyanın  üzerine dinlerini, Hıristiyanlığı inşaa ettiklerini söylemek medeniyet düşmanlığı yapmaktı.

    Hiç şüphesiz atalete düşen her medeniyet; atak, dinamik  ve serazat bir başka medeniyet tarafından işgal edilmeye mahkumdur. Bu kural insanlığın değiştirilemez, mutlak ilkesidir. Burada sorun Miken işgali değildir. Sorun, işgalden sonra takınılan inkarcı, kibirli, kıskanç ve mütecaviz  tavırdır. Sorun, kendinden olmayanı yok sayan veya var olan her güzelliği kendisine mal ederek asıl sahibini unutturan, hatta daha ileri giderek insanlığın ortak birikimi olan kültürel mirası kendi menfaatleri doğrultusunda tanzim (aslında tahrif) eden Avrupalı egodur.  Anadolu’yu sahiplenen tüm uygarlıklar onun normlarını, kültürel kodlarını ve zenginliklerini içselleştirmiş, değerlendirmiş, teslim etmiş ve onu daha ileriye taşımışlardır. Helenler hariç…

    Bu satırların yazarı herhangi bir kültürün düşmanlığını yapmıyor. Bilakis, asırlardır devam eden  ama kurnaz manevralarla ört bas edilen bir kültür düşmanlığını dikkatlere sunmaya çalışıyor.

    Konunun üzerinde bu kadar sık durulmasının bir diğer nedeni de adı geçen „ego“nun hala aynı hırsla dünya üzerindeki modernist, kapitalist ve ataerkil sultasını daim kılmak için her türlü entrikaya  başvurmasıdır. İnternet üzerinde herhangi bir tartışma forumuna girdiğinizde „müslümanlar arasından niye bir tane bilim adamı çıkmamış, çıkmıyor?“ sorusunu soran çok sayıda batılı helenist akılla temas edebilirsiniz. Bu insanlar dünya üzerinde var olan her gelişmenin kendi emeklerinin ürünü olduğuna bütün kalpleri ve olmayan akıllarıyla inan(dırıl)mışlardır.

    Biz buna Avrupalı kibir diyoruz…

    Bu kibir Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yakıştıramayan kibirdir. Bu kibir emperyalizmin arka planındaki itici güç ve ivmedir.

    Truva savaşından sonra tarihin ilk soykırımını Mikenler  gerçekleştirmiş; kadın, çocuk, ihtiyar demeden karşılarına çıkan herkesi doğramaktan  yorgun düşünce şehri ateşe vermişlerdi. Batılı emperyalist iştah, tarihin hiçbir döneminde  kana doymadı. 1000 yılına doğru tamamen Hıristiyan olan Batı, Doğu halklarını bu sefer dinleri referans alarak horlamaya başladı.  Tarihin ilk faşist sloganı olan ‘Batılı Batılıdır. Doğulu da doğuludur. Bunların ikisi birleşemez’ sözü Papa Urban II.’e aittir. Ne gariptir ki hor gördükleri bu halkların çoğunluğu  indo-Avrupasaldılar. 1095’de talan şehveti  kabaran Avrupa, Papa Urban’ın verdiği çoşkuyla Doğu’ya doğru sefere çıktı. Yollarına çıkan bütün Yahudiler’i kesip biçtiler. Bu kanlı seferleri haçlı savaşları takip etti. Kudüs’e dayandılar, Şehrin sokaklarından kan oluk oluk aktı.

    Kurnaz Batı kadim talan alışkanlığını hep yakışıklı isimler bularak masumlaştırdı ( “terörizmle mücadele” diyerek Irak’ı kan gölüne çevirenleri hatırlayın). “Deniz ticareti” dedi örneğin. Papa III. İnnocent’in haçlılarının Bizans’ta ne işleri vardı? Çünkü bu savaşlar aslında din değil, emperyalist katliamlardı ve asıl amaç talandı. Bizans’ın zenginliği iştahlarını kabartıyordu. Ayasofya at ve eşek pisliklerine gömülmüştü. Talanı taşımak için beygire ihtiyaç vardı.

    Şiddet’e kahramanlık kılıfı giydiren ve insan aklını şiddete kurban edenler de  barbar(!) doğulular değil, Hıristiyan Avrupalılardır.

    “Kordon” denilince akla bebeğin boynuna doğumda dolanan ilk engel gelir. Akılla ve sabırla çözülmesi gerekir. Oysa Helen Gordion’un düğümünü  Büyük İskender’e bir kılıç darbesiyle çözdürür ve bunun adına kahramanlık diyerek zorbalığı ayakta alkışlar.

     

    Hikaye çok vurucudur…

    Frigya’nın kralı yoksul bir Anadolu köylüsü olan Midas’ın babası Gordios’dur. Gordios şehre girerken kullandığı öküz arabasını Frig tanrısına adar ve onu tapınağa ancak akılla çözülebilecek gizemli bir düğümle bağlar. İskender’in aklı düğümü çözmeye yetmez ve kılıcını çekip ortadan ikiye böler.

    Aklın kaba şiddete nasıl yenildiğini anlatan daha veciz bir hikaye yoktur.

    Peki bu kadar kanlı bir tarihi olan; emperyalizm, faşizm ve kapitalizm gibi insan düşmanı üç kanserli hücrenin gözlerini açtığı, serpilip palazlandığı çoğrafya nasıl oluyor da insanlığın karşısına insan haklarının doğduğu, adaletin filizlendiği ve uygarlığın şekillendiği bir belde olarak çıkabiliyor?

    Tabiki entrikacı aklı ve hırsla beslenmiş devasa kibri sayesinde…

    Müsteşriklerin,  seyyahların, hatta devlet bütçesiyle araştırmalar yapan batılı arkeologların kitaplarında sık sık karşımıza çıkan batılı kibir bakterisi son derece bulaşıcıdır. Küresel güç sadece çalıntı kültürünü, eklektik medeniyetini değil, hastalıklı şuur altını da adım attığı her karış toprağa beraberinde taşır.

    Köklerini tanımadığı veya Batı tarafından aklına doğru biteviye üflenen aşağılık kompleksine karşı duramadığı için alternatif bir medeniyet veya mentalite tahayyül edemeyen müslümanlarda da bu hastalığın semptomlarına rastlarız. Tarihini Osmanlı ile sınırlayıp, ona da eleştirel bir akıl yerine metafizik bir hayranlıkla yaklaşanların, halkına “kullarım” diye seslenen Osmanlı padişahındaki Helen kibrini farketmesini beklemek ne kadar mantıklı olur? Tam bir helenli, yani batılı gibi düşünen, hareket eden, oturup kalkan zihniyetin, irfanını Batı karşısında konumlandırması ve “Batı taklitçiliği” hakkında atıp tutması da ne garip bir tenakuzdur.

    Gelin yine insanlığın biliç altının dehlizlerinde gezinelim ve bir mitolojik hikayeyle konuyu vuzuha kavuşturmaya çalışalım.

    Tanrı yaratandır. Bu kural tüm dünya dinlerinin müşterek kabulüdür. Helen Tanrıları ise kendilerinden önceki tanrıları kovalayıp tahtlarına oturan ve Olemp’in zirvelerinde Tanrı içeceği olan nektarı pasa içip devrilip yatmak dışında pek birşey yapmayan ehli keyf mahluklardır. Yaratma işiyle uğraşmazlar çünkü onlar dünyayı yaratılmış bulan tanrılardır. Yakından bakıldığında hepsinin aslında zorba birer kral olduğunu farkederiz ama bu konuya girmeyelim…

    Bu göbekli, görkemli ve kibirli zamparaların arasıra canları sıkılır ve heyecan ararlar. İnsan kılığına girip insanların arasına karışırlar. Nedense hep ya yoksul bir Anadolu dilberine musallat olurlar ya da yine yoksul (halk zaten hep yoksuldur, malum) bir Anadolu köylüsünün dibinde biterler.

    Zeus  yine böyle hormonlarının hareketlendiği günlerden birgün, baş danışmanı Hermes’i çağırır ve ‘hadi biraz eğlenelim’ der. Kol kola girip Firigya topraklarına inerler. ‘Tanrı misafiriyiz. Yok mu bize kapısını açan’ deyu kapı kapı dolanırlar. Halk yoksul, perişan. Kimsenin misafir ağırlayacak ne mecali ne de ekmeği var. Ama Zeus bu, halden ne anlar… Kaşlarını çatıp, dişlerini sıkarak son kapıyı tıklatır. Philemon ve Baukis ismindeki  altın kalpli yaşlı çift Tanrı misafirlerini geri çevirmezler ve onları fukara evlerinin baş köşesine oturturlar. Evlerindeki son dilimi yedirir, son damla şurubu içirir, kaba saba ayaklarını yıkar paklar ve kenara çekilirler. Zeus ve Hermes’in kibirli ruhları çoşar ve yüzleri güler. Yaşlı çifti yanlarına alıp yüksek bir dağa çıkarlar ve şimşeklerini çaktırıp bütün köyü sular altında bırakırlar. Siz misiniz çocuğunuzun elindeki kırıntıyı çekip  yüce Zeus’a ikram etmeyen!

    Anadolulu, yani insani  izler barındıran ve Anadolu kökenli olduğu açık olan bu hikayedeki Helen tahrifatı hikayenin sonunda karşımıza çıkar. Onu ağırlamayan insanları ölümle cezalandıran tuzu kuru Helen Tanrısı…

    Yoksulluğu meşrulaştıran bu zihin yapısı ve ilkel ahlak anlayışı eskimemiştir. Bu bilinç altına göre,  güç ve kudret sahibinin kibirli ruhunu okşamak için yoksulluk muhafaza edilmelidir. Bu yüzden kimi yoksulların evlerini ziyaret eden, onlarla oturup kalkan devlet adamlarımız soru işaretleri yerine takdirle karşılanırlar. Oysa devlet adamının birinci vazifesi ülkedeki yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Bir devlet adamının bir yoksul evine veya yoksul bir köye yaptığı ziyaret yüksek ahlak anlayışına göre trajik bir itiraf, başarısızlığı ilan eden hazin bir tablodur. Bu devlet adamı yoksul köylüyü üstten bakan bir dille selamlıyor ve üstüne bir de ona takla attırmaya kalkışıyorsa durum daha da vahim demektir.

    Zeus bile daha insaflı, daha mütevaziydi. En azından Philemon ve Baukis’e soytarı muamelesi yapmamıştı.

     

    http://www.adilmedya.com/muzmin-avrupali-kibir-ve-narsist-devlet-adamlarimiz-h30579.haber

    Etiketler:

    Yorum Yapmak İster misin?

    Yorum Yaz

    Yorumlarınızı Paylaşırken

    Yorumlarınızı politik,kırıcı,kaba yazmamaya özen gösterin başkalarını taciz edebilecek laflardan kaçının.Kriterlere uymayan yorumlar onaylanmıyacaktır.

    Lütfen bizimle bilgilerinizi doğru şekilde paylaşın sitemiz size Kesinlikle spam mailler göndermez