"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kabil ile Habil Kıssası ve Lilith ile Leyla

Çiftçinin benden fazla, çiftçinin benden fazla.

Çiftçinin benden fazla nesi var?

O bana kara giysisini verirse,

ben de ona kara koyunumu veririm.

O bana ak giysisini verirse,

ben de ona ak koyunumu veririm.

O bana iyi birasından koyarsa,

ben de ona sarı sütümden koyarım.

O bana hurma şarabı ikram ederse,

ben de ona köpüklü sütümü ikram ederim.

O bana ekmeğini verirse,

ben de ona bal-peynirimi veririm.

Yiyip, içtikten sonra,

fazladan kaymak bırakırım ona,

fazladan süt bırakırım ona.

Benden fazla,

çiftçinin benden fazla nesi var?

(Sümer tableti, M.Ö 2050)

Anadolu topraklarını coğrafyanın diğer bölgelerinden ayıran ana etkenlerden biri uygarlığın beşiği olmasıdır. Uygarlığın ilk işareti ise neolotiklik veya yerleşik hayat değil, insanları hayvanlardan ayıran eğitim sürecinin uzunluğu ve büyümeye olan katkısıdır. Ekonomik üretimin henüz bilinmediği çağlarda büyümeyi sağlayan eğitimi Anadolu’da kadınlar üstlenmişlerdi. İnsan kültürünün çekirdeğini teşkil eden tüm varoluş biçimlerini, totemleri, şölenleri ve davranış kalıplarını kadınlar şekillendirip yeni nesillere aktarıyorlardı. Toplayıcı avcılığın yaygın olduğu dönemlerde klanlara av hayvanları taşımak kadar, üremek de büyük önem taşıyordu. Kadın ve erkek arasındaki bu doğal iş bölümü, Anadolu insanının doğal yapısına uygun olarak tezahür ediyor ve üremenin en görünür döngüsünün sahibi olan “kadın“ toplumdaki statüsünü tüm ekonomik ilerlemelere meydan okuyarak muhafaza edebiliyordu.

Kadın topraktı, toprak anaydı ve anatanrıça kültü tamamen toprağın bolluğu ile ilintilendi. Tohumun, yani tarımın sahibiydi anatanrıçalar. Toprakla iletişime geçerek tohumu terbiye eden ve ona ilk hükmeden insan eli bir kadına aitti. Neolotik dönem bir devrimin yaşandığı çağa tekabül eder ve bu  bir “kadın devrimi“dir.

Hayvanların evcilleştirilmesi ile başlayan sığırtmaçlık döneminde de Anadolu kadını itibarını korudu, çünkü “üretim“ kadar “üreme“ de önem taşıyordu. 80’li yıllarda Amerika’da, günümüzde ise Türkiye’de baş gösteren ve ataerkil muhafazakar  zekanın ürünü olan kürtaj karşıtlığı, özünde erkeğin üremedeki pozisyonuna yapılan bir itirazdır. Sünnetullaha itiraz sayılabilecek bu duruşun en önde gelen savunucularının Amerika’da Hıristiyan misyonerler arasından, ülkemizde ise muhafazakarlar arasından çıkması tam bir tenakuzdur.

Oysa ilksel Anadolu insanı kadının bu fıtri imtiyazına saygı göstererek onu yüceltmeyi tercih ederken, Batılı zihniyetin akıl hocaları kadının doğumdaki fonksiyonunu reddeden mitolojik öykülerle ortalığı bulandırıyor, Eflatun eşcinsel ilişkileri öve öve bitiremiyor, Zeus Athena’yı kafasından doğuruyor, erkek tanrıların eşcinsel ilişkilerini anlatan hikayelerle erkekler arasında eşcinsel ilişkiler teşvik ediliyor, bu ilişkilere kutsal kılıflar uyduruluyor, hatta erkek sevgilisi olmayan delikanlılar kınanıyordu.

Bugün dönüp insanlık tarihinin çok tanrılı dönemlerine bakacak olursak “kim gerçekten Batılıdır veya Batıcıdır?“ sorularını yeniden sormak ve cevaplamak durumunda kalırız. Kürtaj karşıtlığı yapan mı yoksa doğum ve üreme konularında son sözün kadınlara bırakılmasını isteyenler mi?

Anadolu insanı ataerkil çöl göçebelerinin etkilerine maruz kalana kadar geçen bin yıllar boyunca kadının üremedeki üstünlüğünü teslim etmeye devam etti. Anaerkil medeniyetler kurdu, kimi ataerkil medeniyetleri ıslah ederek kadının konumunu iyileştirdi, ataerkil hoddamlığa karşı Truva savaşına kadar direndi. Helenlerin mitolojik atasoylu telkinlerini kendi ozanlarının zeka dolu şiirleriyle cevaplayan Anadolu’da hala anasoyluluğun izleri görülür; çocuklar ninelerinin isimleriyle çağrılır.

Sadece dilde ve davranış kalıplarında değil; bu zengin tarih, medeniyetlerin yıkılıp yeni medeniyetlerin kurulduğu kültür cennetinin her köşesinde  uğuldar. Sümer çivi yazılarında karşımıza çıkan ve neolotik dönemden hayvancılığa geçiş sürecinde ortaya çıkan, çiftçi ile çoban arasındaki rekabeti anlatan bir şiir, kadının eski dünyadaki durumu ve tevhid dinlerindeki yeni konumu hakkında ip uçları verir.

Zeus’un baldırlarında saklayarak ikinci kez doğurduğu şarap tanrısı Dionysos’un adı  Sümerler’de Dumuzi’dir. Dumuzi Sümerler’de hızla gelişen hayvancılığa binaen sektör değiştirmiş ve çoban tanrısı olmuştur. Enkumdu ise çiftçi Tanrısıdır. Güneş Tanrısı Utu, kızkardeşi olan aşk Tanrısı İnanna’yı Dumuzi ile evlenmeye ikna etmeye çalışır ancak başaramaz. “Çiftçinin benden fazla nesi var?“ diye soran ve ağıtlar yakan Dumuzi‘nin muradına ermesi için aradan bin yıl geçmesi gerekecektir.

Bin yıl sonra ataerkil çöl göçebeleri sadece beşeri dünyayı değil, cennetteki tasavvurları da tersyüz ederler. “Dumuzi ile Enkumdu“ Eski Ahit’te “Kain ile Habil“ isimleriyle anılır:

4/2 (…) Ve Habil koyun çobanı oldu, fakat Kain çiftçi oldu.

4/3 Ve Kain günler geçtikten sonra toprağın semeresinden Rabbe takdime getirdi.

4/4 Ve Habil kendisi de sürünün ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Ve Rab Habil‘e ve onun takdimesine baktı.

4/5 Fakat Kain‘e ve onun takdimesine bakmadı.

(Tekvin)

Tevrat’ın Tanrı’sı “çoban“ı, yani ataerkiyi seçmiş, eşitlik talep eden ilk kadın Lilith’i (*) öldürüp onun yerine itaatkar Havva’yı getirmiştir. Her ne kadar Musevilik özünde ataerkiye bir başkaldırı sayılsa da ve İsrailoğullarında soyata hala kadında olsa da, Doğu’ya ait olmayan yabancı kültürlerin etkileri ile müphem bir kadın antipatizanlığı kutsal kitaba sızdırılmıştır. Kur’an’da ise ataerkiye başkaldırı daha vazıhtır. Kabil ile Habil’in isimleri anılmaz ve Allah’ın kimin kurbanını niçin kabul ettiğinden bahsedilmez. Konu “insan hayatına tecavüz“ çerçevesinde işlenmiş, hırs ve cinayet kınanmıştır:

5:27 –    Onlara Âdem’in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):” Seni öldüreceğim” demişti. Diğeri ise şöyle demişti: “Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder”.

5:28 –    “Allah’a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım.

5:29 –    Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur”.

5:30 –    Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.

(Maide Suresi)

Kur’an’ın ataerkil söylenceleri altüst eden üstün etiği sadece Habil ile Kabil kıssasında çıkmaz karşımıza.

Kur’an’da Adem’in cinsiyetinden bahsedilmez. Adem Allah’ın halifesidir ve cennette, yani fizik alemdeki kurallarla izah edemeyeceğimiz manevi bir boyutta yaratılıp yeryüzüne indirilmiştir. Havva’nın adı geçmez. “Dem“, yani kan kökünden gelerek “kandan yaratılmış“ anlamını taşıyan “Adem“ ismini Tevrat’a dayanarak erkek ismi, dolayısı ile de Adem’i erkek ilan edenler, Kur’an’da neden “Havva“ isminin telaffuz edilmediğini izah edemezler ( Kur’an’da “Adem ve eşi“ geçer).

Bununla da yetinmez yine Tevrat’daki rivayetlere dayanarak kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı yalanını sokuşturular İslam akidesine.

Ama bu da kesmez egemenleri ve Tevrat’ta geçen taşlayarak öldürme “recm“ cinayetini de İslam’a zerk eder, bu linç girişiminin sadece kadınlara uygulanması için de itina gösterirler.

Oysa Kur’an içindeki tutarlı teolojisi ve adaleti esas alan duruşuyla Allah’a cinsiyet atfedilmesini dahi kesin dille yasaklayan bir kitaptır.

Anaerkide kadını sembolize eden yarım ay İslam’ın da sembolüdür ve İslam ay takvimini esas alır.

İslam’da hala Kibele’den gelen “Kıble“ye secde edilir.

Ve İslam’ın peygamberi “ümmi“ (ÜMMü “Anaç” – Ana – Anacı) yani kadınların sözlerine saygı duyan, onları dinleyen bir peygamberdir. Bittabi kibirle yoğrulmuş müzekker akıl „ümmi“ lafzını da çarpıtıp “cahil“ anlamı yükleyerek peygamberine hakaret etmekten imtina etmez.

Aterkinin dinleri kullanarak emperyalist hedeflerine ulaşma ve egemenliğini baki kılma hevesi hep kursağında kalır. Hakikat onu arayan gözlerden kendisini saklamaz ve tarihi vesikalar hafızaları taze tutmak için vardır.

Habil ile Kabil‘in hikayesi Tevrat’taki haliyle neolotik dönemin kadın tasavvurunu yıkadursun, Sümer çivi yazılarında İnanna:

“Çoban benimle evlenmeyecek.

Yeni giysisiyle beni o sarmayacak.

Güzel yünü beni örtmeyecek.

Ben, bakireyle çiftçi evlenecek.

Bitkileri bol yetiştiren çiftçi.

Tahılı bol yetiştiren çiftçi…“

diye cıvıldayarak toprağını kutsamaya ve kadınlara kurulan tezgahların farkındalığını asırların kulağına fısıldamaya devam eder.

Yine Tevrat’ın ataerkil tanrısı “Rab” kızıl saçlı(*) Lilith’i lanetleyedursun; Havva’yı siyah çarşaflara gömüp evlerine kilitleyerek en büyük kötülüğü kendilerine yapan erkekler, asırlardır çöllerde per perişan rüyalarındaki Lilith’i(*), yani Leyla’yı (*) arar dururlar.

‘Sen gece hemin yanarsan ey zar.

Men gece vü gündüzem giriftar’

(Sen yalnız geceleri yanarsın,

ama ben gece gündüz yanarım)

Fuzuli Leyla vü Mecnun Mesnevisi

 

* Tevrat’ın Yaradılış bölümünün birinci Bab’ında Âdem ile beraber bir dişi yaratıldığından bahsedilir.  Yaradılış’ın ikinci bölümde ise Âdem’in kaburga kemiğinden başka bir dişi yaratıldığı yazılır. Lilith ismi zikredilmemesine rağmen Museviler ve Hıristiyanlar birinci bölümde geçen kadının Lilith, ikinci bölümde yaratılan kadının ise Havva olduğuna inanırlar. Lilith Adem ile eşit şartlarda yaratıldığı için ona tabi olmayı reddeder ve adalet talep eder. Bu nedenle Tanrı tarafından cezalandırılarak cennetten uzaklaştırılır. Boşalan tahtına Havva oturur.

*Lilith kızıl saçlıdır. Belki bu küçük bilgi Batı’da neden kızıl saçlı kadınlardan nefret edildiğini ve “cadı” sıfatıyla yakıldıklarını anlamımıza yardımcı olur. Helen Mitolojisinde yerden yere vurulan Anadolulu kadın “Medea”nın da kızıl saçlı olması bir tesadüf olabilir mi? Peki ya kınanın renginin kızıl olması? Doğunun yaşlı kadınları genellikle kınalıdır, yani kızıl saçlıdır. Kızıl saçlı kadınlara duyulan antipati aslında; şifa dağıtıcı, bilge ve cesur Doğulu kadınlara Batılı şuur altının duyduğu kompleksli bir tepki olmasın…

* Lilith gitti Havva geldi zannedenlerin de idrakine “Leylâ” = Gecenin ece’si ismi falan gelmiyor, gelemiyor her nedense? İngiliz araştırmacının onu Laylith okuduğunu içlerine kapanmayıp duysalar, Leyl ve Leylî kelimelerimiz ve “gecelerin kadını” kavramlarımızla belki idrak edecekler de, o kelimeleri de ve zenginliğimizi de kendi kendimiz Türk Dil Kurumu ve “Türkçü” zannedilen politikalar ve asimilasyonlar eliyle kadükleştirdiğimiz için, o kapımızı da gene kendimizin kapattığımızı da, göremiyorlar işte… (A. Ümit İriş)

*Lilith İbranice’de “geceye ait olan” anlamına gelir. Leyla da aynı anlamı taşır (leyle-i kadir, Kadir gecesi).

http://www.adilmedya.com/kabil-ile-habil-kissasi-ve-lilith-ile-leyla-h31421.haber

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir