Yükleniyor..

Emine Karahocagil Arslaner

İnşa yayınları

Web sitemizde, 10 kategori'de, 199 adet makaleye yazılmış, 29 yorum bulunmaktadır.

    0

    Hellenin Helena Yalanı

    Facebook'ta Paylaş ~ Twitter'da Paylaş ~ Friendfeed'ta Paylaş ~ Google'da Ara ~ Yorum Yap!

    Bilinen bir hikayedir… Savaş mağlubu İspanya kralı, aç gözlülüğüyle meşhur
    Fransız general Napolyon’a kızgındır. “Siz para için savaşırsınız. Biz
    ise onurumuz için!”
    diye generali tersler. Napolyon’un cevabı ağır, bir
    o kadar da doğrudur:

    “Neyin eksikse onun için savaşırsın.”

    Hiç şüphesiz bir ülkenin başka bir ülkeyi işgalinde sayısız menfaat
    arayışları gizlidir. İşgalci ülke yönettiği topraklarda var olmayan değerler,
    hazineler, hikmetler bulmuştur ve onlara sahip olma tutkusuyla saldırmıştır. Bir
    bölgede tarım ve hayvancılıkta kaydedilen ilerleme; iklim şartlarına olduğu
    kadar, bu alandaki teknik birikime de bağlıdır. Tarihte güneşi ve suyu bol
    coğrafyalardaki kültürel gelişim de tarımla doğru orantılıdır.

    Anadolu hem bu nedenlerle hem de bir geçiş noktası olmasından dolayı hiç
    rahat bırakılmamış, verimli toprakları sık sık kanla sulanmış. Diğer taraftan,
    büyük bilgelerin yurdu olan bu ulu coğrafya, eşiğine adım atan herkesi
    misafirperver bir yücelikle kucaklamış ve kendisine benzetmiş. Tüm hain
    hesaplarına, alavere dalaverelerine ve komplekslerine rağmen patriyarkal
    Hellenler dahi matriyarkal Anadolu’nun illüzyonuna karşı koyamamış, farkında
    olmadan Anadolulu olmuşlar.

    Buna rağmen tarih ve mitoloji dikkatle okunduğunda Anadolu’yu işgal ettikten
    sonra onu küçümseyen, yok sayan, zorbaca sömüren anlayışın ilk olarak Mikene
    mitosunu Hellen ambalajıyla kendisine medeniyet beşiği kılan Grek, yani bugünkü
    kapitalist Batı uygarlığı tarafından uygulandığı anlaşılır. Batı’nın kendi
    medeniyetini üzerine bina ettiği uygarlık Hellen dahi değildir, Mikene’dir ve bu
    talan Truva savaşıyla başlar…

    Tüm Batılı kolonyalistler Napolyon kadar açık sözlü de değildir. Batı, bugün
    olduğu gibi, insanlık tarihinde de; işlediği cürümleri, cinayetleri, hile hurda
    ve işkenceleri makul gösterecek birer kılıf uydurmuş ve ne yazık ki başarılı
    olmuş. Truva savaşı için uydurulan gerekçenin adı ‘yasak aşk’,
    yani ‘namus’tu. Çağımızda ise bu düzenbazlığın adı;
    ‘terörle mücadele’
    dir…

    Kolay anlaşılır şeyler yazmadığımı biliyorum. Meseleyi anlamak için
    Homeros’un metinlerini dikkatle incelemek ve Batı’nın Doğu karşısında duyduğu
    ezikliği hangi yalanlarla Doğulunun bilinç altına iteklediğini görmek lazım. Bir
    iki örnekle konuyu daha anlaşılır kılalım…

    Hellenistik dönemi ve Anadolu mitolojisini konu alan bütün kitaplar hep bir
    ağızdan aynı yalanı tekrarlarlar. Güya Troya kralı Priamos ile Hekabe’nin oğlu
    Paris, vaktiyle Sparta’ya yaptığı bir ziyaret sırasında kral Menelaos’un karısı
    Helena’yı baştan çıkarmış ve kaçırıp kendi ülkesine getirmiş. Kimilerine göre
    ünlü tarihçi, Halikarnas Balıkçısı‘na göre ise tarihin ilk ve en büyük seyyahı
    Herodot bu iddia hakkında “tek bir kız için güya Troya’da savaşılırken,
    Sidon esir pazarında az buçuk bir parayla her gün yüzlerce güzel kız
    satılıyordu”
    diye kıvrak espriler yapıyor ve Helena’nın o sıralarda
    Mısır’da, Mısır valisinin konuğu olduğunu yazıyordu. Ne ilginçtir ki Homeros bu
    efsaneyi anlatırken başlarda Paris’i, Helena’yı baştan çıkarmakla suçlar.
    Odysseia’nın sonlarına doğru ise güzel kadın mütemadiyen, Akhaların ölümüne
    neden olan tehlikeli bir afet-i devran olarak çıkar karşımıza.

    Olayın öncesi var tabi…

    Deniz tanrıçası Thetis ile Aiakos’un oğlu Peleus evleniyorlarmış. Düğüne
    çağrılmayan fitne fesat tanrıçası Eris’in kaşıntıları tutmuş ve üzerinde ‘en
    güzele’ yazan bir altın elma yumurtlamış. Yumurtayı, pardon elmayı düğün
    sofrasına, kadın tanrıçaların önüne fırlatıp sırra kadem basmış. Hayatlarında
    hiç elma görmeyen çeyrek akıllı tanrıçalar, Eris’in tezgahını akıl edememişler.
    Koca koca tanrıçalar oyuncaklarını paylaşamayan şımarık veletler gibi bir elma
    yüzünden birbirlerine düşmüşler. Sadece hıyanet veya ihanet değil, aynı zamanda
    şikayet mercii de olan baba Zeus’a başvurmakta bulmuşlar çareyi. Zeus da
    bunları, -artık nereden aklına geldiyse- İda dağının bir gariban çobanı Paris’e
    tevdi ederek başından savmış.

    Ellerinde altın elma, soluğu Paris’in huzurunda alan tanrıçalar, tek sıra
    halinde yan yana dizilmişler. Hera; “beni seçersen seni Asya’nın
    imparatoru yaparım. Beni seç beni, beni”
    demiş ve gerdan kıvırıp hulus
    çakmış. Atena; “beni seçersen sana akıl ve şöhret veririm. Beni seç
    yiğidim, beni, beni”
    demiş ve şuh bakışlar fırlatmış. Afrodit ise;
    “beni seçersen sana en güzel kadının aşkını bahşederim. Beni seç, beni,
    beni”
    demiş ve ırmak gibi saçlarını savurup gözlerini süzmüş. Asya’nın
    imparatoru olmak, kral babası tarafından İda dağlarına dehlenip, koyun ve keçi
    sürüleri arasında kendisine doğa dostu bir yaşam kuran eski prense cazip
    gelmemiş. Atena’nın akıl ve şöhret vaadi karşısında ise “aklım veya
    şöhretim olmasa Zeus sizi bana yollar mıydı be akılsız Atena!”
    diye
    düşünmüş olmalı. Afrodit’e elmayı uzatarak “al şu zımbırtıyı da, kim şu
    en güzel kadın, tanıştır beni onunla”
    demiş. İşte Paris’i Helena’ya,
    Akhaları ve Mikenleri ise savaşa sürükleyen asıl neden bu zillilerin, yani
    güzellerin(!) kavgasıymış.

    Bu olaydan sonra güya Hera ve Atena, Anadolu prensi olan Paris’ten intikam
    almak için savaşta Akhalara destek vermişler. Afrodit ise yine aynı nedenle
    Truvalıların safına geçmiş. Tuhaf olan ve Hellen mitosunu uyarlayanların
    atladığı detay, Truvalılara destek olan Afrodit’in; Paris’in ve Truva’nın
    mahvına sebep olacak bir işe, yani Helena ile Paris’in çöpçatanlığına soyunması,
    savaştan önce ve savaş boyunca Helana ile Paris’in arasını bulmak için kıvranıp
    durmasıdır.

    Bir tanrıça bu kadar aptal olabilir mi?

    Dahası, Truvalılar bu kadar gafil olup Paris’in uçkuru yüzünden ülkelerinin
    elden gitmesine göz yumabilirler mi?

    Nitekim bu gerçeği Herodot dile getirerek, “Helena Truva’da olsaydı
    her şeyden önce Paris’in kral babası Priamos tarafından kocasına teslim
    edilirdi“d
    er. Büyük bir ihtimalle Hellenlerin bu hikayeleri uydururken
    veya tahrif ederken detaylar üzerinde düşünecek kadar vakitleri yoktu… Paris’i
    günah keçisi ilan ederek kanlı katliamlarına bir gerekçe uydurdular ve Anadolu
    dahil tüm dünyayı bu yalanlarla uyuttular.

    Homeros’u derleyen ve asırlar sonra Hellenlerin menfaatleri istikametinde
    düzenleyenlerin garp kurnazlığı, en fazla Truva savaşına destek veren veya
    köstek olan tanrı veya tanrıçaları tasniflerinde göze çarpar. Truvalılarla
    alakası olmayan tanrı veya tanrıçaları Truvalılar’ı desteklerken, Anadolu’nun
    göbeğinden gelmiş olanları ise Akhalara omuz verirken bulursunuz. Burada çok
    komik şaşırtmalar ve kafa karıştırmalar söz konusudur ama çarpıtmalar öyle
    amatörce yapılmıştır ki, az biraz dikkatli her lise talebesinin kavrayabileceği
    düzeyde basittir.

    Örneğin; Afrodit, Zeus ve Dione’nin kızıdır. Zeus’un diğer adı Dion’dur.
    Dion’un dişisi ise Dione’dir. Zeus, eğer evlenmişse Hera ile değil, Dione ile
    evlenmiş olabilir ama mahiyeti (düşünenler için) gayet malum bir azim ve
    gayretle Hellenler; Hera’yı, Zeus’un kucağına iterler. Bu zapt-u rapt izdivaç
    bir türlü meyve vermez ve Hera’dan çocuğu olmaz Zeus’un. Homeros da bize Hera
    ile Zeus’un kavgasından, hır güründen başka hiçbir şey sunmaz. Koltuk
    değnekleriyle yürütülen bu garip evlilik büyük bir ihtimalle uydurma bir
    ilişkiydi.

    Esmer olduğu belirtilen ve Homeros’un “dana gözlü Hera” diye tarif ettiği
    tanrıça Hera, anaerkil kültün hakim olduğu Girit’teki Konossos kentine ait veya
    oradaki bir tanrıçanın belli bir biçiminden veya yönünden evrilmiş Minos
    ana-tanrıçasıydı.

    Grek mitolojisinde Zeus hariç tüm tanrıların isimleri Anadolu kökenlidir.
    Zeus ise Yunan panteonun, adının kesinlikle Hint-Avrupa ailesinden geldiği
    söylenebilen yegane üyesidir. Diğer tanrılardan çok daha erken dönemlerde
    doğduğu da su götürmez. Şu halde; Hera’nın Zeus’un eşi olduğu iddiası bir
    düzmeceden başka birşey değildir. Bir Akha tanrısı olan Zeus’un, Hera ile sözde
    evliliği de, Ege toplumunun anaerkil yapısının zayıflayıp tahakkümcü ataerkil
    yapının işgaline maruz kaldığı geç Mikene dönemine tekabül eder. Bu dönemde tüm
    anaerkil söylenceler çarpıtılmış, yeni ataerkil yapıya göre uyarlanmış ve aşağı
    yukarı tüm ana tanrıçalar -Hera örneğinde olduğu gibi- şirret, şeytan, akılsız
    ve acımasız gibi karakter özellikleriyle rezil rüsva edilmişlerdir.

    Diğer tanrıçalardan ayrı olarak Hera’yı incelediğimizde onun çok farklı bir
    yönünü görüyoruz. Hera, Mikenlerin bilinç altında Anadolu’yu temsil ediyordu.
    Olympuslu tüm tanrılarla kavga ediyor, Zeus’un huzurunu kaçırıyor ve ondan çocuk
    yapmıyordu. Daha da ileri gidiyor, Zeus’a ihtiyacı olmadığını göstermek için
    kendi kendine çiftleşiyor ve başarılı oluyordu.

    Hera’nın kendi kendini hamile bırakarak doğurduğu tek çocuğu olan Hephaistos
    da Hellenlerin azizliğine uğramış ve aşağı yukarı tüm Anadolu kökenli tanrılar
    gibi çirkin olarak betimlenmiş, Truva savaşında da Akhalara destek verdiği iddia
    edilmiştir.

    Hellenler çarpıtırlar ama yakıştıramazlar. Anadolu mitosunun o sağlam
    dokusunu istedikleri gibi bozamaz; yalpalar, saçmalar ve işin içinden
    çıkamadıkları noktaları olduğu gibi bırakırlar. Hephaistos çirkin olduğu için
    Hera tarafından sevilmez ve ana – oğlun arasında soğuk rüzgarlar eser. Buna
    rağmen Hephaistos her ne hikmetse sık sık Zeus’un şiddetine maruz kalan
    annesinin yardımına koşar hep ve sırf annesi Akhaları savunduğu için, Truva
    savaşında o da Akhaları savunur.

    Uydurmalar bu kadarla kalmaz.

    Hephaistos, zanaat tanrısıdır, emekçidir yani. Anası tarafından bile hor
    görülür, Zeus tarafından tekmelenir ve kolu bacağı kırılır. Kah Olympos’un
    zirvelerinde, kah İda dağlarının eteklerinde işret alemlerinde kafayı bulan,
    gece gündüz yan gelip yatan, canları sıkılınca ölümlülerin dünyasına dalan ve
    karşılarına çıkan her ahu gözlü dilbere sulanan Hellen tanrılarına, kuş tüyünden
    yorganlar döşekler, som altından nektar kadehleri yapacak becerikli bir el
    lazımdı.

    İşte bu talihsiz ama becerikli tanrının atölyesindeki en yakın yardımcıları
    da Kyklops denilen işçilerdir.

    Kimdir Kyklops’lar?

    Kyklops; yuvarlak, tek gözlü demektir. Hititlerin ilk zamanlarında duvarlar,
    yontulmamış devasa taşların birbirlerinin üzerine oturtulmasıyla inşa
    ediliyordu. Duvar aralarına yerleştirilen ‘ortastatlar’da dev Hitit rölyefleri
    göze çarpıyordu. Hititler, insan resimlerini daha kolay olduğu için profilden
    yaparlar, profildeki tek gözü iri ve yuvarlak oyarlardı. Hititli sanatçı
    kendisinden 10 bin yıl sonra bile Picasso’nun çizdiği profil resimlerindeki iki
    gözü yadırgamayacak bir estetik zekaya kavuşan Batılı zihnin kapasitesini nasıl
    kestirsin? Hititler‘den sonra rölyefleri görenler olayı çözemediler ve duvarları
    yapanların bu tek gözlü devler olduğuna kanaat getirip bir isim yakıştırdılar;
    Kyklops…

    Kyklopslar, Hephaistos’un yardımcıları; yani demirin, bakırın, tuncun mucidi
    Hititler’dir.

    Sahi, Paris tarafından kaçırıldığı iddia edilen dünya güzeli(!) Helena’ya
    kayınvalidesi Hekabe nasıl sesleniyordu?

    Koro: Kraliçemiz sıra sende. Dilinin büyüsünü boz şunun.
    Çocukların için, ülken için ağzının payını ver!

    Hekabe, Helena’ya seslenir: İnanılacak şey mi? Tanrıça
    Hera, koca Asya‘yı bir yarışma için peşkeş çeker mi? Tanrıça Hera güzellik
    yarışına girecek de ne olacak? Kocası Zeus’tan daha iyi bir koca mı bulmak
    istiyordu?… (…)

    Hayır, oğlum Paris yakışıklıydı. Aşkın gözü kürdür. Onu görünce sen bir
    Afrodit oldun, tutkudan deliye döndün.

    KENDİ ÜLKENDE SÜRDÜRDÜĞÜN SEFİL YAŞANTIDAN KURTULUP, ANADOLU’DA
    VARLIK İÇİNDE YÜZMEK İSTEDİN. Onu kandırdın!

    Kaçırıldın ha!

    Neden bağırmadın? Bir tek Yunanlı duymamış sesini? Sen ihtirasının peşinden
    geldin, ardından da Yunan askerleri….

    Oğlumun sarayında kraliçeler gibiydin. Asyalıların önünde diz çökmesi sarhoş
    ediyordu seni… Ölen onca Anadolulu yiğit umurunda değil, öyle ki şimdi de
    süslenmiş takıp takıştırmış kocanın peşinden gitmeye hazırlanıyorsun…”
    (Euripides, Troyalı Kadınlar)

    Gelelim bugüne…

    Homeros’u derleyenler Helena’nın, Hitit kralı Priamos’un oğluna tutulmasını
    onurlarına yedirememiştir.

    Ne var bunda diyeceksiniz…

    Çok sey var…

    Paris, Fransa’nın başkentidir. Truva, Hititlerin’dir ama Londra’nın dörtyüz
    yıl önceki adı New Troy’dur. Troy halen Portekiz’de bir kentin adıdır.

    Bütün bunları ortadan kaldırırsanız ortada Avrupa kalır mı?

    Dahası da vardır; Anadolu hala “Ana“doludur ve anaerkil kültünü ücra
    kuytularında yaşatmaya devam etmektedir. Kibele’ye olmasa bile Kıble’ye
    dönmektedir. Hitit rahipleri gibi tamamını olmasa da, sünnet diyip ucundan
    kestirmektedir.

    Truva geçilir mi?

    Geçilmez, geçilmeyecek…

    http://adilmedya.com/makale.php?id=1851

    Etiketler:

    Yorum Yapmak İster misin?

    Yorum Yaz

    Yorumlarınızı Paylaşırken

    Yorumlarınızı politik,kırıcı,kaba yazmamaya özen gösterin başkalarını taciz edebilecek laflardan kaçının.Kriterlere uymayan yorumlar onaylanmıyacaktır.

    Lütfen bizimle bilgilerinizi doğru şekilde paylaşın sitemiz size Kesinlikle spam mailler göndermez