Yükleniyor..

Emine Karahocagil Arslaner

İnşa yayınları

Web sitemizde, 10 kategori'de, 199 adet makaleye yazılmış, 29 yorum bulunmaktadır.

    0

    Kadına Şiddetin Arka Planındaki Yalın Gerçek

    Facebook'ta Paylaş ~ Twitter'da Paylaş ~ Friendfeed'ta Paylaş ~ Google'da Ara ~ Yorum Yap!

    Aslında bu yazıda daha önceden söz verdiğim gibi „Hellenizm ve Kapitalizm“
    konusunu incelemek istiyordum ama Türkiye’nin sürekli güncellenen hararetli
    gündemi izin vermedi. İki gün önce Habertürk gazetesinin manşetine çekilen
    sırtından bıçaklanmış kadın fotoğrafı bir süre daha „Maşizm“ konusuna devam
    etmemi öğütledi.

    Konuya, mezkur fotoğrafta bir kadın bedenine dolandırılarak suratımıza
    çarpılan „ölüm“ gerçeği ile başlayalım…

    Anadolu topraklarını yurt yapan uygarlıkları en iyi mezarlarından
    tanırsınız; Kabir, ahit, türbe, sanduka, lahit, tümülüs, türbe… Ölümün hemen
    her kültürdeki dışavurumuna aşinadır Anadolu. Ölüm Anadolu’yu, Anadolu da ölümü
    iyi tanır.

    Ölüm bir veda değil, yeniden başlangıçtır ve on bin asır önceki Anadolu
    insanı ölüsünü sevdiği yiyeceklerle gönderir toprak anasının koynuna. Ölülerin
    beraberlerinde getirdikleri yiyecekler tabiatı besler ve Mezopotamya
    topraklarından „ölüm“ bolluk ve bereket olarak fışkırır.

    Anadolu insanı için ölüm bu yüzden bir son değil, bir sonuçtur.  Bir yenilenmedir, bir sürüngenin belki kabuklarından
    sıyrılışıdır ölüm…

    Korkulacak, ürkülecek, kaçılması ve kaçınılması gereken değil; kabul
    edilmesi ve hazır vaziyette beklenmesi gereken davetsiz misafirdir. Davetsiz
    misafirleri seven Anadolu insanı için ölüm de, meçhul bir günde emaneti teslim
    almak üzere gelecek olan ilahi bir elçidir.

    Kapitalist ve emperyalist kafa her
    güzel mefhum gibi, ölümü de metalaştırır.

    Dünyanın bu en hikmetli ve ağırbaşlı gerçeğini paraya kalbeder . Bir
    taraftan insanlara onu nasıl geciktirebileceklerinin gerçek dışı ve sanal
    yollarını anlatırken, diğer taraftan da soğuk bedenini gazetesine manşet
    yaparak teşhir ve istismar eder.

    Tek istismar edilen realite ölüm değildir hiç şüphesiz.

    En çarpıcı ölüm, kadının ölümüdür.

    Kadın bedeni kapitalist sermayedar için en verimli yatırımdır; onun canlısı
    ayrı, ölüsü ise ayrı gişe yapar.

    İlk sayfa güzeli yerini bazen sırtından bıçaklanmış çıplak bir kadınla
    değiştirir ve dikkatler bastırılması zor bir dehşetle yeniden perçinlenir. Ölüm
    tacirliği karlı iştir, hep kazandırır. Ölüm satan herkesin cebi dolar. Ölümü
    kadınla harmanlamak ise adeta pekmezi kaymakla karmaktır. Her tüccar bu malın
    tutacağını bilir.

    Bizim gazetecilerimiz habercilik ilkelerinden ziyade ticaretin sırlarıyla
    derdest oldukları için, işledikleri cinayetlerin ağırlığını hissettirecek
    vicdani tartıyı da çoktan tekmelemişlerdir göğüs kafeslerinden. Sözde „kadına
    destek“ yalanıyla çakılan sürvahşetle kadını delen bıçak, zihinimize saplanır
    kalır sinsice. O bıçağı saplayan kanlı elin, her akşam adına „dizi“ denilen ,
    bir dam dolusu delinin tımarhane güncelerini andıran birbirinden sapık
    senaryolarda gizli gizli dolandığını; kah bir tecavüz sahnesinde kadının
    saçlarını avuçladığını, kah bir çocuğun suratında sakladığını görürüz. Görürüz,
    etkileniriz, heyecanlanırız ve gözlerimizi pörtletip çekirdek kasemizi
    kucaklayarak daha bir yaklaşırız ekrana. Ortaçağda şehir meydanlarında kafaları
    giyotinle kesilen mahkumları izleyen ilkel halkın şehvani açlığıyla izleriz
    dizileri ve nedense hiç sesimiz çıkmaz, hiç huzursuzluk duymayız…

    Bizi boykota sürükleyecek soylu bir isyan duygusu ise asla uyanmaz içimizde…

    Çünkü izlediğimiz şey bilinç altımızdır ve ekran aslında o an sırları dökülmüş
    aynamızdır. Tek arzumuz bir süre için gerçeklerden uzaklaşmak, kaçmak ve
    beynimizi uyuşturmaktır; gerçeklerle yüzleşip silkinmek, rahatsız olup irkilmek
    değil.

    Diziler Türk insanının ekstazisidir.

    Bıçaklanan, tecavüz edilen kadınlar, çaresiz bir iflas ve felce uğramış bir
    ümitsizliğin girdabında kıvranan toplumlar için üretilen bu seyirlik hapların
    yan etkileridir.

    ***

     Acı çeken toplumlarda masallar,
    destanlar, hikayeler, romanlar leblebi gibi tüketilir. Bu yüzden Cemil Meriç
    „Kırk Ambar“ isimli eserinde, romanı anlatırken,

    „Hayal ağacı Asya’da boy atmış ilkin. Doğulu, Binbir gecedeki
    sultana benzer. (…) Batı’da insanlar, kaderlerini kendi çabaları ile inşa etmek
    isterler, pek iltifat etmezler hayale“
    der.

    Gerçek şu ki, diziler 100 yıl öncesinin aşk ve polisiye romanlarının gördüğü
    işlevi görüyorlar artık. İnsanları uyuşturarak oyalıyor ve gündelik hayattan
    uzaklaştırıyorlar. 25 yıl önce Brezilya dizileriyle ağlayan Türkiye, bugün
    kendi çevirdiği dizilerle Arap dünyasını heyecanlandırıyor ve ekranlardan oluk
    oluk İslam dünyasının aklına şiddet akıyor.

    Hoyrat ataerkil düzenin sistematiğine ve ahlak bilincine yakışacak bir
    yüzeysellikle çekilen dizilerin yapacağı tahribat, -getirdikleri rant
    karşısında- üzerinde düşünülmesi fuzuli birer detay olarak psikologlar,
    sosyologlar ve bittabi „RTÜK“ tarafından hep sonraya erteleniyor. Acılarını,
    çelişkilerini, zorbalıklarını ve hayallerini ekranlardan izleme imkanı
    yakalayan seyirci ise bu berbat sektörü palazladıkça palazlıyor.

    Örneğin; bir dizide tecavüzcülere yeni tüyolar veriliyor, bir başka dizide
    sevdiği kadını aldatan adam karizmasıyla ön plana çıkarılıyor ve bu filmlerin
    hemen hepsinde, kızları olacak yaşta çıtırlara aşık olan yaşı geçkin erkekleri
    öven, yücelten, ilkel ve hastalıklı bir dil kullanılıyor. Bilinç altımız her
    akşam bu sahnelerle arşivleniyor. 30 yıl sonra bu rezaletlerin torunlarımız
    tarafından izlenme ihtimalini ise marmelatlı ekmeğimize musallat olmuş bir eşek
    arısını kovar gibi kovuyoruz zihnimizden.

    Peki bizim bilinçaltımız neden bu kadar kirlendi?

    Yoksa hep böyle kirli miydi?

    Masalların doğum yeri olan „Anadolu“ hep böyle kirli resimler mi üretti?

    Kadına yönelik kaba veya sözel şiddet, tecavüz ve kadın bedenini aşağılayan
    müstehcenlikler bizim gibi anaerkil bir kültürün mirasçılarının beyinlerinin
    altını yansıtabilir mi?

    Biz neden bu kadar kadın düşmanı olduk?

    Maço kültürü denen eril hoddamlık nasıl oldu da anaerkil medeniyetlerin
    filizlendiği toprakların en yerli çocuklarına mal edildi?

    Kırsal yörelerin çocukları, yani
    Anadolulu çocuklar nasıl oldu da maço veya kabadayı gibi sözde erkekliğe matuf
    karakteristik özelliklerle donatılmış, özde ise yalnızca kadın düşmanlığı yapan
    çirkin figürlere dönüştürüldüler?

    Biliyorum, „işte bu da Hellenist bir tahrifattır!“ dediğim zaman hepiniz
    „yok artık!“ çekeceksiniz ama bence acele etmeyin ve aşağıda mitolojik
    efsanelerden vereceğim alıntıları okuduktan sonra karar verin…

    ***

    Destanlar, masallar, efsaneler, tiyatro eserleri, söylenceler, dillendirildikleri
    çağın hayal dünyasını yakalama, takip etme ve yansıtma gayesiyle dil ve biçim
    değiştirirler. Roman olurlar, sinema olurlar, dizi olurlar… Hepsinin insanlık
    tarihindeki ilk izdüşümlerine baktığımız zaman karşımıza mitoloji çıkar.

    Mitoloji, insanlık tarihinde toplumsal bilinci aksettiren ilk hayali
    aynadır.

    Bu aynada ilksel insanin hayal alemini, yani bilinç altını seyrederiz.
    Hellen işgaliyle Anadolu‘daki matriyarkal kültür yerini inkarcı patriyarkal
    kültüre devrederken mitolojiye sızan kadın düşmanı öğelere önceki yazılarda
    değinmiştik. Bunlardan belkide en acısını „tecavüz“ fiilinin mitolojideki
    uygulanış şeklinde ve yorumunda görürüz.

    Çok tanrılı dinler tarihindeki Tanrı ve Tanrıçalar arasında adı Anadolu
    kökenli olmayan tek Tanrı vardır; Zeus.

    Truva’nın işgalinden sonra yaşanan o karanlık dönemde doğduğu için ve isim
    olarak da tamamen İndo Avrupalı bir isim olduğu için Zeus’un tek orjinal Hellen
    Tanrısı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Tecavüz de Zeus ile birlikte girer
    Anadolu topraklarına…

    Kılıktan kılığa girerek, hile ve hurdayla sadece Tanrıçalar‘a ( Hera, Leto,
    Selene, Metis, Demeter vs) , değil, ölümlüler arasındaki güzel kadınlara,
    kızlara (Kallisto, Europa, Leda, Antiope, Semele, iö vs) ve hatta genç
    delikanlılara (Ganymedes) tecavüz etmek suretiyle sık sık erkekliğini(!)
    ispatlayan bir Tanrı’dır Zeus.

    Zeus’un tecavüzlerini teker teker anlatmak çok yer alacağı için fazla detaya
    girmiyorum ancak şunu belirtmekte fayda var; bütün bu tecavüzler mitolojiyle
    ilgili tüm referanslarda masum birer flört gibi gösterilir ve Zeus’dan „çapkın
    Tanrı“ olarak bahsedilir.

    Hellen’in kadına yönelik şiddeti sadece Zeus’un zamparalıklarında ve
    ahlaksızlıklarında gözlenmez. Bir Hellen mitosu olan Peleus ve Thetis
    hikayesinde de bir kadının nasıl zorla evlenmek zorunda bırakılabileceğini
    öğreniriz:

    Bir peri kızı olan Thetis
    Hellenistanlı Peleus’un ilgisinden rahatsızdır. Uzun süre kaçmayı başarır ancak
    birgün Zeus kulağına eğilir ve;

    „O, deniz kıyısındaki mağarasında
    uyurken, tutarsın, sağlam bağlarsın. O zaman ne kaçabilir, ne de kılık
    değiştirebilir!“der.

    Peleus denilenleri yapar ve peri kızı istemediği adamla evlenmek zorunda
    kalır. Düğünleri de bir tuhaf geçer zaten. Düğüne çağrılmayan Eris,
    Tanrıçaların sofrasına üzerinde „en güzele“ yazılı bir elma atar ve Tanrıçaları
    birbirine düşürür, falan filan..

    Buram buram kadın antipatizanlığı kokan bu saçma sapan Hellen zırvalarına
    daha fazla devam edemeyeceğim…

    Geçelim…

    Orjinal Anadolu mitoslarında Zeus’un kadınlarla ilgili zaaflarına seslenen;
    tüm çarpıtmalara rağmen mesajını muhafaza eden, usturuplu cevaplar vardır.
    Bunlardan birine Apollon ve Defne hikayesinde, bir diğerine ise Tanrı Pan ile
    Syrinks efsanesinde rastlarız.

    Apollon sonradan Hellenleştirilmiş, olmadık iftiralarla kirletilmek istenmiş
    bir Anadolu Tanrı’sıdır. Bu iftiralara gerek „Midas’ın eşşek kulakları“
    efsanesinde veya Marsyas’ın derisinin yüzülmesi ile ilgili korkunç öyküde
    rastlamak mümkün. Homer; en güzel iki ilahisini ithaf ettiği; insani ve
    bağışlayıcı karakterini öve öve bitiremediği Apollon’a, kendisinden daha iyi
    müzik icra eden bir çobanı (Marsyas) öldürüp derisini yüzecek kadar güçlü bir
    haseti ve canavarlığı nasıl yakıştırabilir?

    Hellenler hemen hemen bütün Anadolu tanrılarına kendi bilinç altlarını ifşa
    eden bu tür çirkin yakıştırmalarda bulunmuşlardır. Buna rağmen, hikayelerden
    bazıları tüm çarpıtmalara direnmiş ve mesajını çağımıza kadar ulaştırmayı
    başarmıştır.

    Apollon ve Defne hikayesinde, ağaç perisi Defne’nin peşine düşen ve tecavüze
    yeltenen şehvet düşkünü bir Tanrı’dır Apollon. Bütün hünerlerini konuşturur ve
    nihayet Defne’yi yakalar. Tam ona sahip olacakken peri kızı toprak anadan
    yardım ister ve Defne ilginç bir metamorfoz geçirip ağaç olur.

    Benzer bir hikaye de yine bir Anadolu Tanrısı olan kır ve bayır Tanrısı Pan
    ile su perisi Syrinks arasında geçer.

    Pan güzel periye kafayı takar ve tıpkı Apollon gibi kovalamaya başlar. Tam
    yakalayacağı sırada Ladon ırmağından yardım isteyen Syrinks, ırmak tarafından
    bir tutam kamışa çevrilir.

    Her iki hikaye de toprak ana, yani Anadolu Apollon ve Pan’ın nezdinde
    Hellen’in ataerkil, tecavüzcü hegemonyasına başkaldırır ve;

    “bir kadına zorla sahip olmak istersen, ya bir kucak kamışa ya da som seksen
    kiloluk bir ağaç kütüğüne sahip olursun” der.

    Lakin Anadolu’nun çocukları bu sese kulak veremedikleri için asırlardır
    kadınlarını dövüyor, öldürüyor, tecavüz ediyor, tecavüzlerine dini gerekçelerle
    bahaneler arıyor ve daha ileri gidip bütün bu günahlarını gazetelerinin
    manşetlerine taşıyarak vicdanlarını yıkayacaklarını sanıyorlar.

     

    Etiketler:

    Yorum Yapmak İster misin?

    Yorum Yaz

    Yorumlarınızı Paylaşırken

    Yorumlarınızı politik,kırıcı,kaba yazmamaya özen gösterin başkalarını taciz edebilecek laflardan kaçının.Kriterlere uymayan yorumlar onaylanmıyacaktır.

    Lütfen bizimle bilgilerinizi doğru şekilde paylaşın sitemiz size Kesinlikle spam mailler göndermez